22 Nisan 2009 Çarşamba

sessiz çığlık



Gerçekler ağır ve yıpratıcı, kabullenmesi zor. Benim değil bu gerçekler çünkü; hiç bir zaman olmadılar.. Hep dayatıldı, hep dayandım. Birilerinin doğrularıydılar bir zamanlar, gerçek olmadan önce. Doğrular çoğaldıkça gerçeğe dönüştüler. Aslında, o doğrular yanlıştı ve bu yanlışın yanlış olduğunu benim doğrularım biliyordu.

Sıkışmış ve hiç bir şey düşünemez bir haldeyim şimdi. Neden böyle olmak zorunda?
Kendimi hiç özgür hissetmiyorum ve kendini aramaktan yorgun düşmüş bir tutsak gibiyim artık.

Hep zihinsel olarak savaştım. Kendimi ve bana ait dünyamı esirlikten uzak tutmaya çalıştım. Ama şimdi görüyorum ki tek başıma kalmışım kendi doğrularımla yapayalnız, yapayanlış...

İnsanları anlamaya başlamıştım oysa. Sonra gözlemleyerek ve idrak ederek insanların özlerini; çoğunluğun fikirlerinin ve eylemlerinin benim gerçek bildiklerimle örtüşmediğini ve samimiyetsiz bir bencillikle dolu olduklarını anladım. Azınlıkta kalmıştım, karanlıkta, açlıkta ama insanlıkta.

Yazılı olmayan toplumsal kurallarla çelişiyorum. Evet, aslında bu tamamen böyle. Toplumla çelişmek!

Âhlâksızlık dedikleri şeyleri yapmamak, kınanmamak, dışlanmamak, yaftalanmamak kaygısıyla kendimi toplumun değer yargılarına adadım ben. Hükümsüzdür.

Doğduğumdan beri yaşadığım -yaşatılan- gerçeklerin aslında derin bir korkudan beslendiğini çok sonra anladım; bu korkuların esiri olduktan sonra. Ve bu korkular silsilesiyle okula gittim, insanlarla tanıştım, yaşamaya alıştım. Hep içsel bir güvensizlikle, sürekli bir şizofreni ve yaşayabilme -hayatı idame ettirme- endişesiyle. Çünkü insanlar acımasızlar!? Herkes böyle söylüyordu. Gazeteler, televizyon. Herkes açtı, açıktaydı. Aç insan dünyanın en tehlikeli varlığıymış; öyle söylüyorlardı, öyle öğretiyorlardı. Ve cahillik!!!

Gitgide artık kimseye kendimi anlatamadığım bir hale gelmişti dünya ve insanlar, beni anlamaktansa toplum gerçeklerine esir olmayı seçtiler.

Uzun saçlı veya küpeli ya da hem uzun saçlı hem küpeli genç erkeklerin eşcinsellikle suçlandığı - ki bu bir suçsa ki eçcinsel olmadıkları halde- ve hatta kısa saçlı ve küpesiz erkekler tarafından tartaklandıkları bir ülkede yaşıyorum.

Kadın doğdukları için doğdukları andan itibaren başları önde, göğüsleri içerilerinde, kadınlıklarıyla küs büyütülen asosyal ve özgüvensiz yurdum kadınlarıyla yaşıyoruz biz erkekler, aynı ülkede aynı şehirde aynı sokak ve aynı evde. Ve sosyal durum bu vaziyetteyken erkekler de kadınlar kadar dar bir alana kıstırılıyor ve suçlanıyorlar. Potansiyel tecavüzcü erkeklerle ifâl edilme potansiyeline sahip kadınlar ülkesi mi burası. Ve bu kadar ilkel olmadığı düşünülse bile; içerimizde bir yerlerde genlerimizde bize yüklenmiş ve zihnimize kazınmış değil mi bütün bu söylediklerim?

Hatasız kul olmaz kulluğuyla inancını perçinleyen halkım; kendi oğlundan, kızından ve çevresinden hep mükemmelliği bekler bilinçsiz. Herkes hatalıdır aslında, herkes kuldur ama kimse bir diğerini kendini tolore ettiği kadar hoş görmez.

İnsan, yalnızca kendini değiştirme gücündedir. Ve insan değşitikçe değişir dünya.

Aile ya da toplum baskısı dedikleri öyle gözle görünür şey değildir. Bize şah damarımız kadar yakındır. Başta ailesinin, sonrasında toplumun kınayan gözlerinin ve kınayan sözlerinin ağırlığını sırtlamayı göze alan bilinçli nesil aslında kimse bilmese de iyinin ve güzelin peşindedir. Ama cahil ve bilinçsiz toplum, kendi cahilliğinin farkında olacak ki kendinden sonrakine hiç bir şey katamadığını biliyor ve yeni nesilden iyiye dair güzele dair hiç bir şey beklemiyor. Aksine hep hatalarını ve başarısızlıklarını gözlemliyor. Kendi kendini bir şekilde geliştiren ve değiştiren yeni nesil ise kendinden önceki tarafından hep küçüklükle, akılsızlıkla ve tecrübesizlikle suçlanarak ya kendi kabuğuna çekiliyor ya da mücadelesine devam ediyor ama yine yalnız, yine topluma göre yanlış.

Özellikle erkeğe ve kadına, ayrımcı bir şekilde biçilmiş roller altında hayatına yeni başlayacak olan yeni yetme gözleri kapalı doğuyor, gözler açılmıyor, - çünkü bu bir mücadele sonucunda olacak bir şey- gözler kapalı büyüyor, gözleri kapalı bir şekilde ölüyor. Bu dünyadaki amacı birilerinin istediği gibi mi yaşamaktı onun? Onu bilemiyor.

Gözlerimiz kapalı. O yüzden neye dokunsak önce korkuyoruz. Nereye adım atsak temkinliyiz. Etrafa hakim olamadığımız için sürekli bir güvensizlik içindeyiz. Kimle konuşmamız istenirse onunla konuşuyoruz. Bizi nereye götürürlerse oraya gidiyoruz. Bize ne derlerse onu biliyoruz. Bize nasıl öğrettilerse öyle yaşıyoruz. Aksini düşünmek aklımıza gelse de gözler kapalı olduktan sonra bu düşünceler insan psikolojisinin kendi kendine yaptığı küçük beyin oyunlarından ileri gidemiyor.


Karanlıkta, ışıksız siyah bir umut beliriyor içinde bu sosyal âmâ insanın. Kendinden sonrakinin gözleri açık doğması ya da hiç değilse gözleri açık büyümesi. Ve hayatının amacını bulduğunu düşünüyor o ân.. Bundan sonra kendi gözleriyle zaten hiç ilgilenmiyor.

Umut doğuyor. Şimdilik gözleri kapalı. Kör ama bir şeylerin değişmesi gerektiğini düşünen ebeveyn, içgüdüsel bir savaşla çocuğunun gözlerini açıyor ve çocuk artık gözleri açık büyüyor. Ama heyhat, ebeveynin hiç görmediği bir dünyayı anlamaya ve yaşamaya başlayan genç ne anlatabiliyor gerçekleri ailesine, çevresine ne de gözleri açılmamış akranlarına.

O ânda başlıyor ölüm işte.


ö.e Nisan 2009

Hiç yorum yok:

farkında mısınız?