YOLDA
11 Nisan 2012 Çarşamba
16 Şubat 2012 Perşembe
EDİP HARABİ - Vahdetname (19.yy)
Birlik meydanında cevlan eyledik
Daha Allah ile cihan yok iken
Biz anı var edip ilan eyledik
Hakk''a hiçbir layık mekan yok iken
Hanemize aldık mihman eyledik
Kendisinin ismi henüz yok idi
İsmi şöyle dursun cismi yok idi
Hiçbir kıyafeti resmi yok idi
Şekil verip tıpkı insan eyledik
Allah ile burda birleştik
Nokta-i amaya girdik birleştik
Sırr-ı Küntü kenzi orda söyleştik
İsmi şerifini Rahman eyledik
Aşikar olunca zat ü sıfatı
Kûn dedik var ettik bu semavatı
Birlikte yarattık hep kainatı
Nam ü nişanını cihan eyledik
Yerleri gökleri yaptık yedi kat
Altı günde tamam oldu kainat
Yarattık içinde bunca mahlûkat
Erzakını verdik ihsan eyledik
Asılsız fasılsız yaptık cenneti
Huri gılmanlara verdik ziyneti
Türlü vaidlerle her bir milleti
Sevindirip şad ü handan eyledik
Bir cehennem kazdık gayetle derin
Laf ateşi ile eyledik tezyin
Kıldan gayet ince kılıçtan keskin
Üstüne bir köprü mizan eyledik
Gerçi Kün emriyle var oldu cihan
Arş-ı Kürsü gezdik durduk bir zaman
Boş kalmasın diye bu kevnü mekan
Ademin halkını ferman eyledik
İrfan olan bilir sırrı müphemi
İzhar etmek için ism-i azamı
Çamurdan yoğurduk yaptık ademi
Ruhumuzdan bir ruh revan eyledik
Adem ile Havva birlik idiler
Ne güzel bir mekan bulduk dediler
Cennetin içinde buğday yediler
Sürdük bir tarafa puyan eyledik
Adem ile Havva''dan geldi çok insan
Nebiler Veliler oldu mümayan
Yüzbin kerre doldu boşaldı cihan
Nuh Naciyullah''a tufan eyledik
Salih''e bir deve eyledik ihsan
Kayanın içinden çıktı nagehan
Pek çokları buna etmedi iman
Anları hak ile yeksan eyledik
Bir zaman Eshab-ı Kefh''i uyuttuk
Hazreti Musa''yı Tur''da okuttuk
Şit''i çulha yaptık bezler dokuttuk
İdris''e biçtirip kaftan eyledik
Süleyman''ı Dehr''e sultan eyledik
Eyyub''a acıdık derman eyledik
Yakub''u ağlattık nalan eyledik
Musa''yı Şuayb''a çoban eyledik
Yusuf''u kuyuya attırmış idik
Mısır''da kul diye sattırmış idik
Zeliha''yı ona çattırmış idik
Zellesinden bendi zindan eyledik
Davut peygambere çaldırdık udu
Kazadan kurtardık Lût ile Hûd''u
Bak ne hale koyduk nar-ı Nemrud''u
İbrahim''e bağ u bostan eyledik
İsmail''e bedel cennetten kurban
Gönderdik şad oldu Halil ür rahman
Balığın karnını bir hayli zaman
Yunus peygambere mekan eyledik
Bir mescide soktuk Meryem Ana''yı
Pedersiz doğurttuk orda ?sa''yı
Bir ağaç içinde Zekeriyya''yı
Biçtirip kanına rızan eyledik
Beyt-i Mukaddes''te Kudüs şehrinde
Nehri Şeria''da Erden nehrinde
Tathir etmek için günün birinde
Yahya''yı, İsa''yı üryan eyledik
Böyle cilvelerle vakit geçirdik
Bu enbiya ile çok iş bitirdik
Başka bir Nebi''y-yi zişan getirdik
Anın her nutkunu Kur''an eyledik
Küffarı Kureyşi ettik bahane
Muhammet Mustafa geldi cihane
Halkı davet etmek için imane
Murtaza''yı ona ihvan eyledik
Ana kıyas olmaz asla bir nebi
Nebiler şahıdır Hakk''ın habibi
Biz anı Nebi''y-yi ihsan eyledik
Hak Muhammed-Ali ile birleştik
Hep beraber Kabe-kavseyn''e gittik
O makamda pek çok muhabbet ettik
Leylerel esrayı seyran eyledik
Bu sözleri sanma her insan anlar
Kuş dilidir bunu Süleyman anlar
Bu sırrı müphemi arifan anlar
Çünkü cahillerden pinhan eyledik
Hak ile hak idik biz ezeliden
Ta ruz-i Elest''te Kalubeli''de
Mekan-ı Hüda''da bezm-i celide
Cemalini gördük iman eyledik
Vahdet alemini bilmeyen insan
İnsan suretinde kaldı bir hayvan
Bizden ayrı degil Hazreti Süphan
Bunu Kur''an ile ayan eyledik
Sözlerimiz bizim pek muhakkaktır
Doğan ölen yapan bozan hep Hak''tır
Her nereye baksan Hakk''ı mutlaktır
Ahval-i vahdeti beyan eyledik
Vahdet sarayına girenler için
Hakkı hakkel yakın görenler için
Bu sırrı Harabi bilenler için
Birlik meydanında cevlan eyledik
Edip Harabi (19.yy.)
28 Aralık 2010 Salı
SANATÇILAR SAHNEYE ZIRH VE KALKANLA ÇIKSIN! (Bir Serdar Y. Türkmen Yazısı)
SANATÇILAR SAHNEYE ZIRH VE KALKANLA ÇIKSIN!
Bilindiği gibi Mersin’li müzisyen Sarp Öztürk, ıvır-zıvır bir istek meselesinden
öldürüldü. İnsan, önce idrak etmekte zorlanıyor, böyle bir birikim, böyle ucuzca kayıp
gidebilir mi?
İnsan hakikaten çok sinirleniyor, bazen kime kızacağını da şaşırıyor. Ateşin düştüğü
yeri anlamaksa zor…
Bar, kafe vb. yerlerde müzik icra edenler iyi bilirler ki, bu aslında münferit bir olay
değil. Daha önce de buna benzer olaylar oldu. Böyle giderse de devam edecek.
Ufak tefek bir tartışma sonucu müzisyenin ‘topuğuna sıkılanlar’ mı ararsın, Kürtçe
şarkılar çaldığı için dövülen ya da uyarılanları mı ararsın, silah çekilip tehdit edilen
mi, taciz edilen mi? Hepsi var. Geri zekâlı bir takım, “Kürtçe şarkı söylemediği için
öldürüldü” şiarıyla yaraları kaşımaya niyetleniyor. Oysa mesele Kürtçe şarkı meselesi
değil. Türkçe şarkı-türküleri söylemediği için de tehdit edilenler oluyor. Olayı etnik bir
zemine çekmeye çalışanlar, kendi çürük ideolojilerinin meşrulaşması gayretindeler.
Kalsın… Mesele mafyalaşma, kabadayılaşma, magandalaşma… Öte taraftan da
bar ve kafe benzeri eğlence yerlerinde çalışanların olumsuz çalışma durumları ve
işletmecilerin çalışanlara gerekli değeri vermemesi; “Önüm, arkam, sağım, solum
para” mantığıyla hareket etmesi. Çalışanlarını olumsuzluklara karşı savunmak yerine,
zengin magandanın gönlünü hoş tutmak için ‘el pençe divan’ olanlar da bu olayın
suçlusu, hiç değilse izleyicisidir.
Bilindiği gibi Mersin’li müzisyen Sarp Öztürk, ıvır-zıvır bir istek meselesinden
öldürüldü. İnsan, önce idrak etmekte zorlanıyor, böyle bir birikim, böyle ucuzca kayıp
gidebilir mi?
İnsan hakikaten çok sinirleniyor, bazen kime kızacağını da şaşırıyor. Ateşin düştüğü
yeri anlamaksa zor…
Bar, kafe vb. yerlerde müzik icra edenler iyi bilirler ki, bu aslında münferit bir olay
değil. Daha önce de buna benzer olaylar oldu. Böyle giderse de devam edecek.
Ufak tefek bir tartışma sonucu müzisyenin ‘topuğuna sıkılanlar’ mı ararsın, Kürtçe
şarkılar çaldığı için dövülen ya da uyarılanları mı ararsın, silah çekilip tehdit edilen
mi, taciz edilen mi? Hepsi var. Geri zekâlı bir takım, “Kürtçe şarkı söylemediği için
öldürüldü” şiarıyla yaraları kaşımaya niyetleniyor. Oysa mesele Kürtçe şarkı meselesi
değil. Türkçe şarkı-türküleri söylemediği için de tehdit edilenler oluyor. Olayı etnik bir
zemine çekmeye çalışanlar, kendi çürük ideolojilerinin meşrulaşması gayretindeler.
Kalsın… Mesele mafyalaşma, kabadayılaşma, magandalaşma… Öte taraftan da
bar ve kafe benzeri eğlence yerlerinde çalışanların olumsuz çalışma durumları ve
işletmecilerin çalışanlara gerekli değeri vermemesi; “Önüm, arkam, sağım, solum
para” mantığıyla hareket etmesi. Çalışanlarını olumsuzluklara karşı savunmak yerine,
zengin magandanın gönlünü hoş tutmak için ‘el pençe divan’ olanlar da bu olayın
suçlusu, hiç değilse izleyicisidir.

Fakat bu olay, işletmecilerin de kâbusudur. Eğlenmek için gidilen mekânda silahlı-
külahlı birilerinin olması, insanların eğlence yerlerine karşı güvensizliğini yaratacaktır.
Nereye elini atsan mafyasıyla karşılaşıyorsun. Her işletmenin bir ‘koruyucu’ mafyası
var. Koruma haracını da günü gününe alıyor! İlköğretimdeki çocuklar bile mafyacılık
oynuyor. Temas ettikleri her alanı kendi lehlerine düzensizleştirebiliyorlar. Devlet
bunlarla karşı karşıya gelmiyor, ayna kullanmıyor.
Bir taraftan da meclis, çıkarmaya çalıştığı yasayla (Teksas Yasası), silah taşıyabilme
yaşını 18’e çekiyor, silahla gezmeyi kolaylaştırıyor! O zaman sanatçılar da hemen
birer çelik zırh ve kalkan alsın! Yasayı çıkaranları da listeye ekleyelim, suçluların
sayısı artıyor.
OLEY-İS kimin sendikası?
Otel Lokanta ve Eğlence Yerleri İşçileri Sendikası (OLEYİS), bu iş kolunda
çalışanların örgütü. Konuyla ilgilenirler ve hatta bu olay doğrudan onları
ilgilendirir diye düşünüp, OLEYİS Doğu Akdeniz Bölge Temsilcisi Ali İhsan Artut’u
aradım. “Tamam da canım kardeşim” kıvamında başlayan itiraz cümleleriyle
bezenmiş bu konuşmanın özeti şu diyalog:
-
Bir bar müzisyeni arkadaşımız, istek şarkı çalmadığı için öldürüldü, Sarp
Öztürk. Biz de buna karşı ‘ses’ çıkarmak istiyoruz. Siz sendika olarak nasıl
katkı sunabilirsiniz?
-
Arkadaş sendikalı mıydı?
-
Hayır. Zaten Mersin’deki hemen hiçbir müzisyen sendikalı değil!
-
O zaman sendika olarak bir şeyler yapamayız.
Düşünsenize, sendikanın, işçileri örgütleme niyeti yok! Sonradan öğrendim ki,
OLEYİS, DİSK’ten HAK-İŞ’e geçmiş. Neyse… Hal böyle işte! Arkadaşı da suçlu
listesine ekleyelim.
Bundan sonra öncelikle sanatçıların, bar, kafe gibi yerlerde çalışanların ve insanlık
damarı körelmemiş herkesin bu konuda ‘ses’ çıkarması gerekiyor. Açıklamalar
yapılabilir, internet yoluyla etkin bir ‘bilgilendirme’ yapılabilir, eğlence yerlerinde
çalışanlar, işletmeciler çalışmayarak dikkat çekebilir. Sarp Öztürk ile ilgili bir belgesel
hazırlanabilir, bir anma gecesi tertip edilebilir, bir beste yapılabilir ve aynı anda
Mersin’deki, hatta Türkiye’deki eğlence yerlerinde konuya dikkat çekilerek bu şarkı
söylenebilir. Eğer ‘ses’ çıkarmıyorsak ‘suçlu’ kategorisine adımızı ekleyip 13 kişiye
göndermekle yetinelim!
Serdar Y. Türkmen
serdaryturkmen@gmail.com
4 Temmuz 2010 Pazar
29 ekim 2008 de yazdığım bir yazı...
Geçen zamanla birlikte değişim yine gösterdi kendini. Ne kaçmaya çalıştım, ne durdum bekledim. Değişim zamanın olağan akışında görünür hale geldi. "Bu ânâ değin ta kâl-ü beladan / Haberimiz vardır her maceradan". Ezel'i düşünmeye başladım, bugünü duyumsamak için. Geçmişle geleceğin ne farkı var? Biri benden önce biri benden sonra; bu mu fark? Ben o zaman geçmiş ve geleceğin tam ortasında durmuş yaşıyorum. İsteklerim, amaçlarım var; hayallerim, planlarım var; mutluluklarım ve hüzünlerim var; geçmişten gelen geleceğe giden. Ve dönüp dönüp baktığımda geçmişe zamanı hiç kontrol edemediğimi düşünüyorum bir tek kararım dışında. Kendi kararlarını verince insan ânı kontrol altına alıyor demektir.
Çok şey değil istediklerim bir can olarak. Gerçi istemek nedir? Neden ister insan? Ben istemeyi sevmeye bağlıyorum. Bu hayatı yaşayamamaktan korktukça daha bir sarılmak istiyorum kendime, isteklerime, ideallerime. Aklıma güveniyorum, cesaretimi sınamak ve başarılı olmak istiyorum. Başarının getireceği mutluluk bir esintiyle, bin esintiyle yıkılmaz. Başarıdan sonraki başarısızlık bile artık gölgeleyemez başarıyı.
Şimdi geçmişle geleceğin tam ortasında benden hariç ne varsa bana yardımcı olsunlar istiyorum. Şımarıkça bir istekten çok bu bir temenni, bir dilek. Mucizeleri görmekte zorlanmayan gözlerim bu kendiliğinden düzene giren zamanı da görecektir elbet.
Bu hayat içinde yaşamak istediğim hayatın hâlâ yaşanmıyor olması, bu isteiğimin gerçekleşmesinin dizaynının galiba biraz zor, zahmetli, teferruatlı ve karmaşık oluşundan. Çünkü beynim istekleri ilkin hiç kendi adına istememişti. Bu hayatın benim istediğim gibi olması demek; belki bir çok insanın, bir toplumun, bir nüfusun ve hatta dünyanın bile değişmesi demekti. Ve şimdi anlıyorumki dünya başka bir değişim içinde ve bu değişim benim değiştirebileceğimden daha güçlü.O yüzden isteklerimi kendi çapım dahilinde tutmaya karar verdim. Hala içimde bu bencillikle savaşan bazı sesler olmasına karşın bunun böyle olması gerektiğini söyleyen daha somut ve daha güçlü sesler amaçlarıma ulaşıncaya dek daha baskın olacaklar.
Artık ilk önce bu hayatta herşeyin karşıma çıkabileceğine hazırlıklı yaşamam ve bununla mutlu olmayı, hayatı bununla kabul etmeyi içimde sindirmem ve bunun böyle olduğunu çevreme hissettirmem gerekiyor. Kaybetmenin ve kazanmanın hayati önem taşıdığı bir çağda gözü kararmış insanlardan biri olarak ölmek istemediğimden eminim. Bu hayatı zorlaştıran yine biziz çünkü yalnız yaşayabilseydik zor olan sadece hayatı idame ettirmekten ibaret olacaktı. Ama şimdi zor olan o kadar çok şey varki!
"Kalbe güven" dedi bana. "Zamana güven", "bildiğinden şaşma", "doğru yoldasın" dedi bana. İçim gülümsedi bunları duyunca. Ruhumu anlayan ve ruhumu seven, ruhuma değer verip onu yücelten birinin bu dünya üzerinden benimle aynı zamanda aynı yerde yaşaması ve bir araya gelmemiz mucize değildir de nedir? Sanki herşey önceden biliniyormuş da sadece biz buna şaşırıp bununla içimiz içimize sığmasın diye bize söylenmemğiş gibi. Ki mucizenin böyle doğal oluşu, böyle zamanın içinde herhangi bir olaymış gibi, sihirsiz-büyüsüz-olağan-sıradanmış gibi karşımıza dikilmesi... Ve Allah, mucizelerinin istikrarını düşünenleri daha bir isever gibi sanki. İlahi bir şeyse bu mucize, bu başımızda dönen; ilahi olan, hiçbir zaman kötü olmamışki bugüne kadar. Bunu hissederek yaşadıktan sonra; ışıkla, şevkle güle oynaya; bir mucizeye tanık olmaktan öteye geçip mucinenin sanığı olmak, O'nu hergün yaşamak; bu hayatta hep hissettiğimiz "ötekilik" bundandır herhalde. Işık,şevk,arzu,tutku,hırs, özgüven,ciddiyet,mutluluk, hissediş,algı,aşk,doyum,orjin, tekrar....
22 Haziran 2010 Salı
ekşi
kızgınlık kırgınlığa kesti.. yoğurt olamamış ekşi süt kokusuna denk..içim de öyle ekşi işte..bundandır gönlümün buruşukluğu.. ö.e
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
Herşey bu kadar zor mu??
Düşünceleri toplamak ve bu yazıyı yazmak.. Ne kadar zor. Bu ne bir isyan ne bir sitem. Sadece anlamaya çalışıyorum. Kimseyi kırmadan incitme...
-
ÇANAKKALE-DİDİM BİSİKLET TURUMUZ / 2012 Mutluluk dediğimiz şey biraz da hayallerin gerçekleşmesidir aslında. İşte 19 ya...
-
Bu dünyanın adaletsiz bir yer olduğu çok kez yazılmış ve söylenmiştir. Yazıldığından ve söylendiğinden daha çok da yaşanmıştır. Her coğrafya...