25 Ocak 2009 Pazar

...zamanlardı

Dünya'nın daha da kocaman olduğu zamanlardı.
Tanıdığım herkesin benden BÜYÜK olduğu zamanlar. Herşeyin yeni ve ilginç olduğu...
Her ân görüyor, işitiyor ve öğreniyordum.
İnsanlar vardı etrafımda, oyuncaklarım vardı, eşyalar, sokak...


Zordu hayatı tanımaya çalışmak.
Yanlışlar yapmak, düzeltmeye uğraşmak.


Sevginin yüreğime işlendiği zamanlardı;
paylaşmanın, bakışmanın, anlamanın, anlaşmanın...


Hikâyeler dinliyordum sevdiğim en güzel sesten,
o büyük dünya içinde daha büyük bir dünya keşfettim içimde,
hayal gücünün hayatı yenebileceğini hissettiğim zamanlardı.


Büyümeyi hissettiğim zamanlardı o zamanlar.
İçimdeki ve dışımdaki değişimle birlikte benliğimi farkına vardığım zamanlar.
Aynaya bakıp, gördüğümün "ben" olduğunu öğrendiğim, kendimi bilmeye başladığım zamanlar...


O zamanlar işte..

23 Ocak 2009 Cuma

koyun oldum ağladım ardı sıra

yaşarken...
Yaşadın mı, yoğunluğuna yaşayacaksın bir şeyi demiş şairin biri...
Sabah kalk diyor biri, pencereyi aç temiz havayı çek ciğerlerine diyor. Güne bir günaydın hayat, günaydın dünya diyerek başlamalı diyorlar. Gülümsemenizi esirgemeyin insanlardan diyorlar.
Bugün Pazar.
Bugün beni ilk defa güneşe çıkardılar.

Ve ben ömrümde ilk defa gökyüzünün
bu kadar benden uzak bu kadar mavi bu kadar geniş olduğuna şaşarak kımıldamadan durdum. Sonra saygıyla toprağa oturdum, dayadım sırtımı duvara.
Bu anda ne düşmek dalgalara, bu anda ne kavga, ne hürriyet, ne karım.
Toprak, güneş ve ben… Bahtiyarım…

demiş Nâzım Hikmet...
yaşamak; seçimler ve tercihler bütünü. Yaşarken hissedilenler ve düşünülenler bütünü.
Yaşam bir bütün, ânlardan oluşan bir bütün.
-------------------------------------------------------------------------------------------------
What is the Matrix!!

Komik bir cümle gibi duruyor ilk başta. Ama kendisine sunulan hayatı yaşamak zorunda kalanlar için hayat hiç de komik değildir sanırım. Bir kopuş, bir sıyrılma ve bir başkalaşma umuduyla yaşıyor insan, Godot'u bekliyor açıkcası. Oyunun sonunda Godot'u bekleyenler göreceklerdir Godot'un gelmediğini.
Nedir peki çaresi? Beklentiler ve hâyâller içinde sıkışmış bir yaşamda insan ne yapmalı değil mi, en büyük sorumuz ve cevabını verebilirsek en büyük cevabımız bu olacak!
Bilinçaltımıza kazınan ve bizi olduğumuz yerde kımıldamadan durduran bilinçdışı bir durağanlık sinmiş yaşamımıza. Delilikten korkup aptallığı seçenler dünyasında birbiri için
normal olanlar için mi dönüyor bu dünya? Öyle mi sanılıyor?
Normalin tanımının yapılmadığı, normaldışı olana gıpta edildiği ve aynı zamanda normaldışının normaller tarafından kınanıldığı -herşeyin birbirine karıştığı- koyun çağındayız artık.

Koyun Çağı

Şirketlerin dolayısıyla paranın hüküm sürdüğü ve yaşam amacının "daha çok şey satın almak" olduğu bir çağ bu. İhtiyaçların arttığı, kimsenin kimseye yetmediği bir çağ.
Bir yerlerde o eskiden kalma "ince duyarlılıklar"ın olduğunu genlerinden gelen bir his ile hissetseler de insanlar, bu dünyanın
artık bu şekilde dönmediği kanısıyla yine durdukları yerde oldukları gibi nefes almaya devam ediyorlar. Kendilerinden önceki enkazvari bir geçmişin altından çıkamadıkları gibi, hayatlarını bu yıkımın altında sürdürüyorlar.

12 Ocak 2009 Pazartesi

...sandalye...

"Aslında yazasım var" diye geçirdi içinden. Parmaklarıyla çevirdiği kalemin tutamadığı zamanlarda yazan kısmının kirlettiği sayfaya bakıp zihninde var olan onlarca düşünceyi toparlamaya çalıştı. Elinde kalemi zıplatmaya devam ediyordu ve sayfa da nokta nokta kirlenmeye.
Oturduğu sandalyenin ona rahatlık verdiğini varsayıp sandalyeye iyice kuruldu ve rahatlığını teyid etti. Bu büro sandalyelerini ilk ândan beri hep sevmişti. Önceleri pahalı bulmuştu ama gittiği yerlerde oturup bu sandalyede neler yazabileceğini hâyâl edince paraya kıyıp mavi bir büro sandalyesi almıştı.
Bu o sandalyeydi işte. Otobüse binerken utana sıkıla eve kadar taşıdığı; eve getirirken sokakta aslında taşımaktan çok sürmek istediği ama çocukça bir hareket yapıp onu görenler tarafından garipsenmekten çekindiği için zorakî taşıdığı sandalye. Eve getirir getirmez bir oyuncak almanın heyecanıyla hemen oturup 'dön dön' oynadığı; odadan odaya geri geri oturup sürdüğü, keyifli dakikalar geçirdiği sandalye.


"Aman" diye bağırdı içinden. İşte sorunu buydu. Bir sandalyeyi bile bu kadar çok düşünmesiydi. Belki de ona yazdıran da buydu. Ama yazamıyordu ki! Uzun zamandır bekliyor, düşünüyor, toparlıyordu. Zihninden o kadar çok satır yazardı ki. Hatta kendi yazdığı bu satırları kendi hallerine bırakıp okumaya başlardı. Ama bu ânı o kadar çok severdi ki kaleme sayfalara taşımaktansa yaşamayı tercih ederdi. Ve böylece bu yaşadığı ve ürettiği ânı kimseye anlatamazdı.

5 Ocak 2009 Pazartesi

Improvisation


Adı : KEŞKE
Kendisi : Bir Doğaçlama
Mekanı : Ev
Hayali : Vatana Millete hayırlı bir "doğaçlama" olmak
Varlığı : Tüm doğaçseverlere armağan

23 Aralık 2008 Salı

Melâmet Hırkası


Ref oldu hicâb-ı şâhid-i raz
Aşk oldu melâmet ile demsaz

"Sır gelininin duvağı açılınca aşk ile kınanmışlık birbirleriyle aynı dili konuştu
" demeye getiriyor.

Ben aşık oldum, biliyorum insanların kınayışlarını. Hiçbir din yasaklamamış aşkı, hiç bir bilge yahut öğreti de. Ama biz kendimize yasaklamışız nedense. Hıristiyanlık tarihi aşkın yüz karasıyla çalkalandı asırlarca, aşık oldu diye engizisyonlarda yargıladı insanları, içlerindeki şeytandan arındırmak için ruhları yaktı. Müslümanlar da ayıp saydılar aşkı ve hâlâ ayıplıyorlar âşıklarını. Onlar için varsa yoksa "mecâzi aşk". İki kalbin, hadi diyelim iki bedenin birbirini sevmesinde ne kötülük olabilir sence? En akıllıları hep mecâz aşkı, hep Tanrı'ya olan aşkı övdüler yüzyıllarca. Şairleri de zaman zaman buna çanak tuttular üstelik. Şimdi İstanbul'da aşktan bahseden herkes minareyi çalmışcasına mistik bir kılıf hazırlıyor. Aşka medhiyeler düzenleyen şairler alkışlanırkeni bizzat aşık olanlar ayıplanıyor.

İşte bu yüzden aşk ile melâmet (kınanmışlık) eski bir şark töresidir. Buna göre âşık, önce aklından kurtulmalı ve gönlünü ön plana çıkarmalıdır. Akıl henüz insana hükmederken aşkta yücelmenin yolları kapalı durur. çünkü akıl insana dünya ilgilerini, sevgili dışındaki varlıklarla ilişkileri ve onları önemsemeyi telkin eder. Oysa âşık, sevgiliden başka en ufak bir şeyi önemsediği zaman gerçek aşka eremez. Sufiler bu yüzden önce nefslerini öldürürler, âşıklar da akıllarını.

Aklın ve nefsin ölmesi için de âşığın ayıplanması gerekir. Çünkü insan egosuna en ağır gelen şey kınanmaktır. Melâmîler sırf bu yüzden, yani egolarından kurtulmak için kınanmayı isterler. İnsanların onları kınayacakları biçimde davranmaları da, kınanacak giysilerle dolaşmaları da bu yüzdendir. İnsanlar onları kınayarak kendilerinden uzaklaştırıp çevrelerinden kovdukça onlar yalnızlarını Tanrı ile paylaşırlar; yani seven; gerçek sevgiliye yönelir. Tıpkı bunun gibi, âşıklar da aşka yeteneği bulunmayanlar tarafından kınanırlar.


Âşıkların akıl dışı hareketler yapmaları, aşk yüzünden çılgına dönmeleri, akıllarıyla değilde duygularıyla hareket etmeleri, tavırlarındaki değişim v.s. insanlar tarafından kınanmalarına yol açan. Tıpkı bu öyküdeki Kays (Mecnûn) gibi. Hani Leyla'ya âşık olunca deliriyor ya! O delirince halk onu dışlıyor da hani o da çöllere kaçıp gidiyor, bir dağ delisi gibi yaşıyor ya! Onu ayıplardıkları için Leylâ'ya âşık olunca deliriyor ya! O delirince halk onu dışlıyor da hani o da çöllere kaçıp gidiyor, bir dağ delisi gibi yaşıyor ya! Onu ayıpladıkları için Leylâ'yı vermiyorlar ya hani! İşte böyle bir melâmet. Kınanarak yüksek derecelere ermek. Öyle ki, Kays da delirerek yüce makamlara erişti. Onunkisi öyle bir delilik idi ki; binlerce akla bedel gösterildi.



(İskender PAL A - İstanbul'da Aşk Babil'de Ölüm kitabından Sayfa:116-117)

Gemide


"bi memleket gibidir gemi...herşey düzenli ve kontrol altında olmalıdır, kaidelere uyulmalıdır, kanunlara, nizamlara... ben de bu memleketin baş şeyi gibiyim, başbakanı gibiyim mesala. herşey benden sorulur!?.. denize çıktım mıydı, bu küçücük gemi bi memleket oluverir. aslında bi başbakandan daha çok görevim var, çünkü onun adamları var, bakanları var, falanı var filanı var, benim yok!?.. bu gemide güvenlik de, egitim de, sağlık da, eğlence de benden sorulur. kamil de başbakan'ın en kıyak yardımcısı...siz de vatandaş... aynı zamanda memur gibisiniz... bu yüzden çok kıyak, çok disiplinli ve çakı gibi olmalıyız!... sürekli kendimizi ve birbirimizi kollamaliyiz!"

30 Kasım 2008 Pazar

Önce "aşk" vardı
-hayy-
Sonra "söz" geldi
-huu-
madde oluştu,vücuda geldi
-nefs-
ruhum aşktı
-çeşm-
bedenim sözdü
-yek-
dem: aşk söz dinler mi?

ö.e

Latife Tekin'den sonra...

Bu boş bir sayfa değil. Bu boşluktur. Eğer boşluğa yazarsanız işte o zaman sınırsız şeyler yazarsınız.” dedi Latife Tekin.
Ben de düşündüm ki :
"Daha önce benzerlerinin varolduğu ama kendisinin hiç meydana gelmediği bir düşünce; gerçekte var olmasa da aslında var olan onun yokluğudur ve insan bu düşüncenin yokluktan varlığa geçişinde sadece bir araçtır. Bu düşüncenin varlığa geldiğinde ulaştığı noktada onu karşılayabilmek için; gördüğümüz ve duyu organlarımızla algıladığımız bu hayattan sıyrılmalıyız. Ama nasıl?
İşte insanoğlunun ilk araması gereken şey bu! Belki “telvin” diye adlandırılabilir ama bu ruh durumuna bir ad koymasak da anladığımız, bildiğimiz, belki yaklaştığımız, belki hissettiğimiz ve adını koymakta hep zorlandığımız bir hal olacak, hep içimizde bir yerlerde bizi rahatsız edecek!
Bir karakter, bir kahraman yaratmak çok basit olabilir. Ama işin zor tarafı o karakterin fiziki durumunu yarattıktan sonra içini doldurmaktır. Onun oraya yazılmasını sağlayan neydi? Onu diğer roman karakterlerinden ayıran ve hatta yaşayan insanlardan da ayıran özelliği neydi? Neden oradaydı?
Peki bir roman karakterinin “neden buradayım” sorusunu sormaya hakkı var mıydı?
Roman karakterlerinin seçim hakkı var mıydı?
İşte eğer yazan sadece yokluktan varlığa geçen düşüncelere aracılık yaptığının farkındaysa ya da işler bu şekilde yürüyorsa; o zaman her roman karakteri seçimleriyle oradadır ve seçimleri sonucu oluşagelen olayları yaşamaktadır. Roman,içinde gelişen olayların tetiklediği yeni olayları anlatmıyorsa bu boşluğa yazılan değil; birinin birine yazdığı ya da birinin kağıda yazdığından öte bir şey değildir.
Ağrı Dağı Efsanesi’nde baş karakterin; aşkına kavuşmuşken, artık hiç bir engel kalmamışken tek bir sebepten ötürü; yavuklusunun onu kurtarmak için verdiği bir tutam saçı verdiğinden ötürü ve kahramanın bunu bilmemesine rağmen; onu kurtarmak için yavuklusunun kendinden bir şey verdiğini sezmesi yalnızca sezmesi üzerine her şeyden vazgeçmesi; tercihini yapan yazar mıydı? Karakter miydi? Yoksa böyle bir karakter böyle bir durumda yalnızca böyle mi yapardı? Yani bu, ne yazarın ne karakterin seçi miydi belki de...
O yüzdendir ki romana, “gerçek” gibi ya da “saçma” gibi nitelikler ve eleştiriler yüklemek anlamsız olacaktır eğer roman boşluğa yazılıp bu hayat gibi boşluğu dolduran, doldurabilen bir romansa. "

Özdaş Eroğlu
2007 Mersin

29 Kasım 2008 Cumartesi

http://www.allaturca.net/ 'ten alıntıdır. Paylaşanlara minnetle teşekkür ederim...


Kopuz'dan Perdesiz Gitar'a Bir Özgürlük Arayışı: Erkan Oğur



Kopuz'dan Perdesiz Gitar'a Bir Özgürlük Arayışı:


Resim
ERKAN OĞUR


Müziğin salt görsellikle bezeli şölene, pazarlanabilir metaya ve bu sürecin çıkış kapısında da modern bir aldanım aracına / illüzyona dönüştürüldüğü ahir zamanımızda böylesi popüler yönelim ve eğilimlerden geri/içeri çekilip bu onurlu duruşu simgeleştiren kaç müzisyen kaldı ki aramızda.

Her ne kadar müziğin metalaşma sürecini 70'lerle birlikte soluklasak da gerçek mevzisini popüler müzik bizde 1990'larda buldu denilebilir. İşte o günden bu güne ilkelerin, kaygıların ve etiğin dibe vurduğu yoz bir tarih yazılıyor ne yazık ki müziğimiz adına.

Bütün bu irinli eğilim hızla müzik camiasına yayılırken , yozlaşma sürecinin dışında durmayı tercih eden, kendisine steril bir alan oluşturan ve dışarıda duruşu ile bana göre bir karşı koyuşu, statükonun (müzikal iktidarın) tahriklerine rağmen sivil itaatsizliği, hadi daha da ileri gidelim belki de bir yeraltına çekilimi içselleştiren onurlu birkaç isim 'yenilgileri' ile karşımızda durmaktadır.



Resim

Ses Evreninde Bir Keşif : Perdesiz Gitar


"Harput'a çıktım / Baktım oyun bitmiş
Perde kapanmış / Ben şimdi perdesizim
O ki Harput'un ve bizim ? Ölümümüz var
Her şey boşuna " (1)

1976 yılında Erkan Oğur gitarındaki bütün perdeleri kaldırıp atar. Çünkü perde sınırlandırılmış, kodlanmış, verili, tekrar edilen bir yaşamsal döngüyü imlemektedir. Oysa enstrümanın üzerindeki bu perdeler ortadan kalkıp mevcut işlevselliği imha edilince yerleşik seslerin aksine sonsuzluğa koridor aralayan müthiş bir ses evreni doğmaktadır icracının önüne. Dolayısı ile özgür, özgürleştirici ve aynı zamanda bakir bir alan, deneysellik ve tahayyûl... Oğur işte bu özgürleşme arayışının şahikasında enstrümanın üzerindeki perdeleri söküyor ( yani bir anlamda yerleşik, statik ve sınırlandırılmış olana karşı red sunuyor ) ve "perdesiz gitar" dediği o efsunlu , gizil ve çağrışımlı sesi keşfediyor. O çağrışımlı varoluş ile amacı Türk müziğinin makamsal yapısına, koma seslerine girebilmek ve improvisation (doğaçlama) ile anlatım gücünü geniş havzaya yayabilmek ve belki de en önemlisi "her şeyden bağımsız bir müzik yapmak"(2)tır.

Buradaki "bağımsız" kelimesini ayırıp/önemseyip üzerinde biraz durmamız gerekiyor bence. Çünkü "bağımsızlık" anlaşılacağı üzere özenle, özellikle, kasıtlı olarak tercih edilmiş, arkasında bir dünya kavrayışı, zenginliği ve duyarlılığı da taşıyan ve sanki üzerinde konuşulmaya bizi çağıran bir coşku. Her şey dediğine göre insan özgürlüğünü manipüle eden, daraltan obje, kavram,düzen, düzenek, kurum, kuruluş,ideoloji, siyasa, statüko, grup, cemaat...ne varsa hepsini anlamamız gerekiyor. Buradan hareketle Oğur için "bağımsız sanatçı" kavramını geliştirebiliriz. Mevcut müzikal organizma ile popüler anlamda bir ilişkilendirmeyi onun için yapamayacağımıza göre ve sanatçıyı kurulu iktidara bağımlılaştırmaya götüren önde durmak, vitrine çıkmak, maddi getiriyi birincil amaç edinmek gibi güncel kaygılarının da olmadığı dikkate alarak bağımsız sanatçı kavramının membaına hiç tereddütsüz O'nu oturtabiliriz.

Resim


Bu "bağımsızlığı" önemsiyorum çünkü müziğin metalaşmasıyla ilkelerin ve etiğin buharlaşması, daha çok satma, üründen pazar oluşturma, herkese/genele hitap etme gibi popüler yozlaştırıcılar sanatçıyı var olabilmesi için mekanizmaları ellerinde tutan holding, kurum, şirket, siyasa gibi yerleşik organizmaların yedeğine çekip edilgen sanat eylemi düzeysizliğine indirgemektedirler. İşte bu popüler kapana karşı koyuşu deneyebilen, yapılanmanın kirmenmiş ilişkilerinden beslenmeyi tercih etmeyen nadir "sivil" sanatçılardan birisi O.

Erkan Oğur çocukluk dönemini geçirdiği Elazığ'da bir dikiş makinesi mağazasında annesiyle birlikte gördüğü kötü, fabrikasyon bir Bulgar gitarı görür. Israr eder ve o gitar alınır. Müzik denilen o cazibeli yolculuk başlamıştır böylece. Yıllar sonra yüzünü Türklere dönmesinde kuşkusuz köklü ve etkileyici bir derinliğe sahip olan Elazığ/Harput folkloru ve türkülerinin belirgin etkisi söz konusudur. "Benim okulum, Elazığ'da geçirdiğim çocukluğum, orada yaşadıklarım,ailem, akrabalarım, bir iki arkadaşım, öğretmenlerim köy düğünleridir, oraların havasıdır, suyudur"(3) derken de bu tahrik edici otantizmi işaret etmektedir. Elazığ/Harput müziğinin bir ana damar olması ve besleyici bir ambar gibi sürekli devinim halinde yaşaması / yaşatılması, usta/çırak ilişkisinin halen devam etmesi, icra bakımından bağlamanın yanında klasik Türk müziği içerisinde kişilik bulmuş enstrümanların da (ud, cümbüş, kanun, klarnet gibi) dominant unsur olarak kullanılması ve farklı kültürel akışkanlığın geçişken bir kültürel havza oluşturmasının zenginliği, müziğe koşan bir çocuk için ne denli besleyici yapıdır hiç kuşkusuz. Harput müziğini yatağında büyürken arkadaşı olan Bülent Ortaçgil'den de İstanbul'a gidip geldikçe Batı müziğini öğrenir. Hatta Ortaçgil bir söyleşisinde Oğur için "Beslendiği yerlere hiç sırtını dönmedi, inkar etmedi ama orasıyla da yetinmedi. Uzun zaman orayı unutmuş gibi göründü, sonra o beslendiği yerlerin türkülerini bir daha çalmaya kalktığı zaman bambaşka bir tavır la çalmaya başladı"(4) demektedir.

Resim


İşte o bambaşka tavır piyasa koşullarının yönlendirdiği edilgen oluştan sıyrılış, bireysel tavrı anlamlandırış, gürültünün, kaosun, yapaylığın içerisinde yalınlık, sadelik, içtenlikten başka bir şey değil. Aslanda türkülere abartısız bir alt yapının üstüne okumakta. Yani genelin tercih ettiği gibi karmaşık enstrüman çöplüğü, zenginleştirilmiş, albenisi oldukça bol bir aranje yerine sanki o türkünün üretildiği ilk mekan ve zamandaymışsınız gibi müzikal ve tarihsel yolculuğa çıkılıyor. Her şey akustik. Otantizm belirleyici tek unsur. Her türkü okuyuşta derin hüzün, durgunluk ve dinginlik evine birer birer kapılar açılıyor.

Türküyü seslendirmenin ve profesyonel sunumun ötesinde, eserin ne söylediğini içselleştiren, tematik çoğalıma çağıran, vokal/enstrüman/söz ile bütüncül bir yaklaşım deneyerek bir yaşam felsefesi, dünya ve varoluş tasavvuru bilincine çekiyor dinleyicisini.

Okan Murat Öztürk ile çalıştıkları "Hiç" isimli albüm bence bu bilinçli çekimin artık müzikal bir tavıra dönüştüğünün en manidar göstergesi. Derviş meşrep, az konuşan, az görünen, türküyü dahi okurken sanki dışarıya değil de, vücudunun/varoluşunun içine doğru okuyan bir edayı hissettiren duruşun dönüp dolaşıp albüme (aslında dünyayı kavrayışına) verecek ismi "Hiç"te karar kılması hiç de şaşılası değil. Buradan gerçekte tasavvufa aralanan bilinçli bir pencere görünüyor. Albümde yer alan Muhyiddin Abdal'ın "Zahid Bizi Tan Eyleme", Pir Sultan Abdal'ın "Güzel Aşık Cevrimizi", Kul Nesimi'nin "Yüzün Gördüm Dedim" gibi tasavvufi algılayışa denk düşen eserleri tercih etmesi de kanımızı güçlendiren bir durum. "Hiç"lik aslında O'nun yaşamsal öngörüsüdür. Ki kendisi de bir söyleşisinde "Kaderciyimdir, üzerine gitmem bir şeylerin"(5) derken bu uysal, ihtirassız, nefisten, dünyeviliken uzak ve neredeyse münzevi bir yaşamı tercih ettiğini mütevazi, iddiasız kelimelerle dile getirmektedir. Her şey hiç olabilmektedir/olabilmelidir. Perdesiz gitarın içerisinde de bu tılsım saklı sanki. Epeyce dingin, uysal, ağırbaşlı, yumuşak, bağırmadan, rahatsız etmeden, içerisine doğru melodilerini gönderen ve okşar gibi çalınabilen bir enstrümandır. Ve bu, hüzün ve suskudan başka bir şey değildir.

Erkan Oğur Ankara Üniversitesi'nde başladığı fizik eğitimine Almanya'da devam eder. Bu arada klasik gitara yönelir. Ve kalbi sürekli ayartan müzik sonunda üniversiteyi bıraktırır O'na. Kübalı klasik gitarist Oscar Cesares'in seminerine katılır. Seminerde gitar için kendisinin düzenlemeler yaptığı "Bu dere baştan başa ayvalı bağ" isimli Elazığ türküsünü çalar. Ve Cesares, öğrencisi olması için Paris'e davet eder Oğur'u. Üç ay sürer Paris macerası. Çünkü klasik gitarcı olmadığı gerçeğiyle yüzleşmiştir orada. 1980'de Türkiye'ye döner ve Türs Müziği Konservatuarına girer.

Resim


1994 yılında Frethless (Perdesiz) isimli albümünü yapar, ama Türk yapımcılar pek yanaşmaz bu çalışmaya. Daha doğrusu çalışmanın ne söylemek istediğini, neyi ispatlamaya yol aldığını kavrayacak donanımdan acizdirler. Frethless genel olarak enstrümantal bir çalışmadır ve deneysel nitelikler taşımaktadır bünyesinde. Hele geleneksel müziğini "söz" üzerine kuran bir kültürün,"saz" eserleri bağlamındaki azlığı göz önünde bulundurulur ve hatta "Bugün bile Türk musıkisi repertuarının yüzde doksan beşine yakını sözlü eserlerden oluşur"(6)ken Oğur'un bu enstrümantal çalıyması ve deneysel yolculuğu müziğimizin ufkunu açmak bakımından oldukça önemlidir oysa. Frethless albümü perdesiz gitarın neler yapabileceğini ispata ve iddiaya kalkışmak açısından da ciddiye alınması gereken bir üründür ve Almanlar önemsediği için, Türkiye'de dinleyiciye sunumundan altı yıl önce Almanya'da gün yüzüne çıkmıştır.

Oğur'un bütün çalışmalarını göz önüne alırsanız, yeniden üretimden ziyade bir geriye dönüş, bakış, etsiye dokunuş ve ruh üfürüş hissetmek mümkün genel olarak. Zaten bir söyleşisinde "En yeni müzik, en eski müziktir...En yeni müzik tabiatın kendisi, bebek ağlamıs, insan haykırışı"(7)derken şimdiki an'dan kopuşu, yüzünü geçmişe dönüşü ve zihnî bütün mesaisini oraya verişi anlamamızı ister adeta. Modernitenin/ yaşanan zamanın parçaladığı bilinçle dolaşın modern bireye dinginlik ve sadelik bezeli kurtarılmış bir alan sunuyor sanki çalışmalarında. Kaotik kent kurgusu içerisinde her şeye bağımlılaşan bireyi otantik bir düş evrenine çağırıyor gibi. Ritmin, hızın,yüksek teknolojinin, gürültünün, gösterinin çağında ve müziğinde O tam tersini deneyerek / red sunarak geri çekiliyor.


Resim

Geçmişten Gelen Tılsım : Kopuz


Perdesiz gitarın dışında Oğur için bahsedilmesi zaruri ikinci konu kuşkusuz, eski bir Orta Asya enstrümanı ve "Şimdiki bağlama ve divan sazının atası olan"(8) kopuz'u yeniden keşfetmesi ve öznel icra tekniği ile işlevsellik kazandırmasıdır. Oğur'dan önce tabiî ki ülkemizde kopuz'un çalındığı, yaşatıldığı yerlerden bahsedilebilir, ancak Oğur kopuzu lokal bir enstrüman olmaktan çıkarıp, albüm kayıtlarına sokarak binlerce yıl öteden mistik bir sesi getirmiştir adeta bugüne. Onun da ötesinde enstrümanın sınırlarını zorlayarak ve geleneksel, statik kopuz çalma şeklinin ötesine taşarak yeni bir ses yakalamıştır. Ve dikkatle bakılırsa bu ses Oğur'un kişisel tavrı gibi iddiasız, suskulu, kendi halince, mütevazı ve geniş hüzün yoğuran bir ses ülkesidir.

Kopuzu tercih ediş de bir geriye dönüş aslında. Anlayacağınız o ki Oğur yaşanılan zaman dilimi ve boyutundan sürekli kaçacak. Masumiyet ve mahremiyetin tüketilmediği çocukluğuna, türkülere ve atalarının enstrümanına yüzünü çevirecek. Bir anlatım biçimi / dili olarak müzik O'nda moderniteden uzak duruş, özgürlük arayışı ve bireysel tavrı kutsayış şekline dönüşmüştür artık.

Ve Eşkıya filminin müzikleri... Filmdeki asıl karakter olan Eşkıya ile Oğur'un kişisel duruşu arasında müthiş bir geçişkenlik var bence. Giysilerinden, söyleminden, güncel telaş ve hayattan kopuk, suskun oluşundan, bilgece tavrına kadar Oğur'la tamamıyla bütünleşen bir karakter. Müzikler de öyle. Dingin tınılarla yüklenmiş, bilgelik ve sezgi kapısı acık bırakılmış bol çağrışımlı melodik bir düşsel yolculuğa çekiliyorsunuz film boyunca.

Hayatın yerleştirdiği mevzi "Bir Ömürlük Misafir"den öte bir şey değil sanki. Bütün müzikal dolaşımı ve evreni yorumlayış genişliği bu ana omurga etrafında çoğalıyor. Yaşama ait belirleyicileri misafir olduğu ömürde çok önemsemeyen sufî bir varoluş da denilebilir buna. Kaldı ki "ömür içinde misafir olma",ancak sufîce bir yörüngede tartışıldığı zaman gerçek anlam örgüsünü verebilir.

Kendisini pazarlayan, görselliği önceleyen, popülariteye koşan bir seyirden ziyade geride duran, enstrümanı üzerine yürüyen ve hatta "Ben daha ziyade bu işleri yapmaya utanırım.Yani çalmaya, söylemeye.Bu yüzden hep birilerine eşlik etmek durumunda kaldım"(9) deyip bizi şaşırtabilecek kadar mütevazı bir sanatçı olarak müziğimiz adına kalıcı ürünler bırakarak ilerliyor Erkan Oğur.

Resim


Dipnotlar
1-Erkan Oğur. Elazığ Musıki Konservatuarı Dern. Hab. Bült. Mart 2000. sayı 2
2-Serhan Yediğ.Erkan Oğur'la söyleşi.Hürriyet/ Cumartesi eki.23.12.2000
3-Erkan Oğur. Bir Ömürlük Misafir kasetinin kapağından. Balet Plak.1996
4-Bülent Ortaçgil ile Derya Bengü'nün söyleşisi. Roll. Ekim 1998.sayı 4
5-Nazan Özcan ile Erkan Oğur'un söyleşisi.Radikal İki.30.07.2000
6-Cem Behar. Saz Ve Söz. Zaman.04.08.2000
7-Nazan Özcan ile Erkan Oğur'un söyleşisi.Radikal İki.30.07.2000
8-Mahmut R. Kösemihal. Musıki Mecmuası. Kış.2000. sayı.467
9-Erkan Oğur ile söyleşi.Müzikalite Dergisi. Bahar 1997. sayı 2

(Kavram Karmaşa, 26. Sayı)

Ne kadar zengin olsan ancak yiyebileceğin kadar yersin.
Denize testiyi daldırsan, alabileceğin kadar su alırsın, gerisi kalır.
- Hz. Mevlânâ -





20 Kasım 2008 Perşembe

İlkel bir abartma duygusunun günümüze kadar gelmiş hali midir aşk?



Herşey bundan dokuz bin yıl önce bu topraklarda başlamıştı. Ana Tanrıça'yı bilirsiniz. İki yanında birer pars, bacakalrının arasında bir çocuk olan şişman ilk kadın tanrı. İnsanlığın ilk tanrısı. Anadolu'nun eski insanlarının onu neden tanrı olarak seçtiklerini biliyor musunuz? Çünkü erkekler kendi dölleyici rollerinin farkında değillerdi. Kadınları dölleyen şeyin rüzgar,yağmur,ırmak, yani doğa olduğunu sanıyorlardı. Bu düşünce o zamanlar için hiç de yadırgatıcı değil. İnsanlar kendilerini doğanın bir parçası olarak görüyorlardı. Doğumu bir büyü, bir mucize sanıyorlardı. Kuşkusuz bunda o dönem anaerkil sistemin yaşanıyor olmasının da payı vardı. Ama asıl etkili olan konu üremenin bilinmemesiydi. İşte bu bilinmezlik, insanlığın ilk tanrılarından birini Ana Tanrıça'yı yarattı. Bu düşünce öylesine etkiliydi ki, ataerkil düzene geçildikten sonra da Anadolu'da tanrıça kültü sürdü. Örneğin bizim ataerkil Hititler, Fırtına Tanrısı Teşup gibi erkek bir tanrıya sahip olsalar bile, Güneş Tanrıçası Hepat'tan ve Tanrıça Kupaba'dan asla vazgeçmediler.
Aşk da tıpkı Tanrıça gidibir; yani muhteşem bir yanılsamadır. Öncelikle erkeklerin icadıdır. Erkeğin açmazı da budur işte. Bir yandan kadın kendine ait olsun diye aileyi kurar, öte yandan gözü komşusunun karısında kalır. İlyada'daki Paris'in Helen'i kaçırmasını anımsayın, Ortaçağ'daki şövalye aşklarını anımsayın. Ama kadınlar için durum daha vahimdir. Çünkü anaerkil dönemde bir çok sevgilisi olan kadın, ataerkil dönemde bir erkeğin malı olarak evine hapsedilmiştir. Onun gözünün de komşunun kocasında, oğlunda kalmasından doğal ne olabilirki? Ama bu istek yasaktır, günahtır,ayıptır. İşte aşk kafandaki ideal kişi olduğunu sanarak, tutkuyla bağlanmaktır. Aradaki engeller ne kadar artarsa bu yanılsama o kadar tutkulu olacaktır. Nasıl tarih öncesi atalarımız doğum olayını çözemedeiği için kadınlardan tanrı yaratmışsa, biz de yolumuzun kesiştiği birini yaşamımızın vazgeçilmez kişisi sanarak, neredeyse ona tapınmaya kadar varan bir bağlılık yaratmışız. Kanımca aşk, o ilkel abartma duygusunun günümüze kadar gelmiş halidir.


Ahmet ÜMİT 'PATASANA' adlı kitabından ....

Herşey bu kadar zor mu??

Düşünceleri toplamak ve bu yazıyı yazmak.. Ne kadar zor. Bu ne bir isyan ne bir sitem. Sadece anlamaya çalışıyorum. Kimseyi kırmadan incitme...