16 Şubat 2012 Perşembe

EDİP HARABİ - Vahdetname (19.yy)


Birlik meydanında cevlan eyledik


Daha Allah ile cihan yok iken

Biz anı var edip ilan eyledik
Hakk''a hiçbir layık mekan yok iken
Hanemize aldık mihman eyledik


Kendisinin ismi henüz yok idi

İsmi şöyle dursun cismi yok idi
Hiçbir kıyafeti resmi yok idi
Şekil verip tıpkı insan eyledik


Allah ile burda birleştik

Nokta-i amaya girdik birleştik
Sırr-ı Küntü kenzi orda söyleştik
İsmi şerifini Rahman eyledik


Aşikar olunca zat ü sıfatı

Kûn dedik var ettik bu semavatı
Birlikte yarattık hep kainatı
Nam ü nişanını cihan eyledik


Yerleri gökleri yaptık yedi kat

Altı günde tamam oldu kainat
Yarattık içinde bunca mahlûkat
Erzakını verdik ihsan eyledik


Asılsız fasılsız yaptık cenneti

Huri gılmanlara verdik ziyneti
Türlü vaidlerle her bir milleti
Sevindirip şad ü handan eyledik


Bir cehennem kazdık gayetle derin

Laf ateşi ile eyledik tezyin
Kıldan gayet ince kılıçtan keskin
Üstüne bir köprü mizan eyledik


Gerçi Kün emriyle var oldu cihan

Arş-ı Kürsü gezdik durduk bir zaman
Boş kalmasın diye bu kevnü mekan
Ademin halkını ferman eyledik


İrfan olan bilir sırrı müphemi

İzhar etmek için ism-i azamı
Çamurdan yoğurduk yaptık ademi
Ruhumuzdan bir ruh revan eyledik


Adem ile Havva birlik idiler

Ne güzel bir mekan bulduk dediler
Cennetin içinde buğday yediler
Sürdük bir tarafa puyan eyledik


Adem ile Havva''dan geldi çok insan

Nebiler Veliler oldu mümayan
Yüzbin kerre doldu boşaldı cihan
Nuh Naciyullah''a tufan eyledik


Salih''e bir deve eyledik ihsan

Kayanın içinden çıktı nagehan
Pek çokları buna etmedi iman
Anları hak ile yeksan eyledik


Bir zaman Eshab-ı Kefh''i uyuttuk

Hazreti Musa''yı Tur''da okuttuk
Şit''i çulha yaptık bezler dokuttuk
İdris''e biçtirip kaftan eyledik


Süleyman''ı Dehr''e sultan eyledik

Eyyub''a acıdık derman eyledik
Yakub''u ağlattık nalan eyledik
Musa''yı Şuayb''a çoban eyledik


Yusuf''u kuyuya attırmış idik

Mısır''da kul diye sattırmış idik
Zeliha''yı ona çattırmış idik
Zellesinden bendi zindan eyledik


Davut peygambere çaldırdık udu

Kazadan kurtardık Lût ile Hûd''u
Bak ne hale koyduk nar-ı Nemrud''u
İbrahim''e bağ u bostan eyledik


İsmail''e bedel cennetten kurban

Gönderdik şad oldu Halil ür rahman
Balığın karnını bir hayli zaman
Yunus peygambere mekan eyledik


Bir mescide soktuk Meryem Ana''yı

Pedersiz doğurttuk orda ?sa''yı
Bir ağaç içinde Zekeriyya''yı
Biçtirip kanına rızan eyledik


Beyt-i Mukaddes''te Kudüs şehrinde

Nehri Şeria''da Erden nehrinde
Tathir etmek için günün birinde
Yahya''yı, İsa''yı üryan eyledik


Böyle cilvelerle vakit geçirdik

Bu enbiya ile çok iş bitirdik
Başka bir Nebi''y-yi zişan getirdik
Anın her nutkunu Kur''an eyledik


Küffarı Kureyşi ettik bahane

Muhammet Mustafa geldi cihane
Halkı davet etmek için imane
Murtaza''yı ona ihvan eyledik


Ana kıyas olmaz asla bir nebi

Nebiler şahıdır Hakk''ın habibi
Biz anı Nebi''y-yi ihsan eyledik


Hak Muhammed-Ali ile birleştik


Hep beraber Kabe-kavseyn''e gittik

O makamda pek çok muhabbet ettik
Leylerel esrayı seyran eyledik


Bu sözleri sanma her insan anlar


Kuş dilidir bunu Süleyman anlar

Bu sırrı müphemi arifan anlar
Çünkü cahillerden pinhan eyledik


Hak ile hak idik biz ezeliden


Ta ruz-i Elest''te Kalubeli''de

Mekan-ı Hüda''da bezm-i celide
Cemalini gördük iman eyledik


Vahdet alemini bilmeyen insan


İnsan suretinde kaldı bir hayvan

Bizden ayrı degil Hazreti Süphan
Bunu Kur''an ile ayan eyledik


Sözlerimiz bizim pek muhakkaktır


Doğan ölen yapan bozan hep Hak''tır

Her nereye baksan Hakk''ı mutlaktır
Ahval-i vahdeti beyan eyledik


Vahdet sarayına girenler için



Hakkı hakkel yakın görenler için

Bu sırrı Harabi bilenler için
Birlik meydanında cevlan eyledik


Edip Harabi (19.yy.)

28 Aralık 2010 Salı

SANATÇILAR SAHNEYE ZIRH VE KALKANLA ÇIKSIN! (Bir Serdar Y. Türkmen Yazısı)

SANATÇILAR SAHNEYE ZIRH VE KALKANLA ÇIKSIN!

Bilindiği gibi Mersin’li müzisyen Sarp Öztürk, ıvır-zıvır bir istek meselesinden

öldürüldü. İnsan, önce idrak etmekte zorlanıyor, böyle bir birikim, böyle ucuzca kayıp

gidebilir mi?

İnsan hakikaten çok sinirleniyor, bazen kime kızacağını da şaşırıyor. Ateşin düştüğü

yeri anlamaksa zor…

Bar, kafe vb. yerlerde müzik icra edenler iyi bilirler ki, bu aslında münferit bir olay

değil. Daha önce de buna benzer olaylar oldu. Böyle giderse de devam edecek.

Ufak tefek bir tartışma sonucu müzisyenin ‘topuğuna sıkılanlar’ mı ararsın, Kürtçe

şarkılar çaldığı için dövülen ya da uyarılanları mı ararsın, silah çekilip tehdit edilen

mi, taciz edilen mi? Hepsi var. Geri zekâlı bir takım, “Kürtçe şarkı söylemediği için

öldürüldü” şiarıyla yaraları kaşımaya niyetleniyor. Oysa mesele Kürtçe şarkı meselesi

değil. Türkçe şarkı-türküleri söylemediği için de tehdit edilenler oluyor. Olayı etnik bir

zemine çekmeye çalışanlar, kendi çürük ideolojilerinin meşrulaşması gayretindeler.

Kalsın… Mesele mafyalaşma, kabadayılaşma, magandalaşma… Öte taraftan da

bar ve kafe benzeri eğlence yerlerinde çalışanların olumsuz çalışma durumları ve

işletmecilerin çalışanlara gerekli değeri vermemesi; “Önüm, arkam, sağım, solum

para” mantığıyla hareket etmesi. Çalışanlarını olumsuzluklara karşı savunmak yerine,

zengin magandanın gönlünü hoş tutmak için ‘el pençe divan’ olanlar da bu olayın

suçlusu, hiç değilse izleyicisidir.


Fakat bu olay, işletmecilerin de kâbusudur. Eğlenmek için gidilen mekânda silahlı-

külahlı birilerinin olması, insanların eğlence yerlerine karşı güvensizliğini yaratacaktır.

Nereye elini atsan mafyasıyla karşılaşıyorsun. Her işletmenin bir ‘koruyucu’ mafyası

var. Koruma haracını da günü gününe alıyor! İlköğretimdeki çocuklar bile mafyacılık

oynuyor. Temas ettikleri her alanı kendi lehlerine düzensizleştirebiliyorlar. Devlet

bunlarla karşı karşıya gelmiyor, ayna kullanmıyor.

Bir taraftan da meclis, çıkarmaya çalıştığı yasayla (Teksas Yasası), silah taşıyabilme

yaşını 18’e çekiyor, silahla gezmeyi kolaylaştırıyor! O zaman sanatçılar da hemen

birer çelik zırh ve kalkan alsın! Yasayı çıkaranları da listeye ekleyelim, suçluların

sayısı artıyor.

OLEY-İS kimin sendikası?

Otel Lokanta ve Eğlence Yerleri İşçileri Sendikası (OLEYİS), bu iş kolunda

çalışanların örgütü. Konuyla ilgilenirler ve hatta bu olay doğrudan onları

ilgilendirir diye düşünüp, OLEYİS Doğu Akdeniz Bölge Temsilcisi Ali İhsan Artut’u

aradım. “Tamam da canım kardeşim” kıvamında başlayan itiraz cümleleriyle

bezenmiş bu konuşmanın özeti şu diyalog:

-

Bir bar müzisyeni arkadaşımız, istek şarkı çalmadığı için öldürüldü, Sarp

Öztürk. Biz de buna karşı ‘ses’ çıkarmak istiyoruz. Siz sendika olarak nasıl

katkı sunabilirsiniz?

-

Arkadaş sendikalı mıydı?

-

Hayır. Zaten Mersin’deki hemen hiçbir müzisyen sendikalı değil!

-

O zaman sendika olarak bir şeyler yapamayız.

Düşünsenize, sendikanın, işçileri örgütleme niyeti yok! Sonradan öğrendim ki,

OLEYİS, DİSK’ten HAK-İŞ’e geçmiş. Neyse… Hal böyle işte! Arkadaşı da suçlu

listesine ekleyelim.

Bundan sonra öncelikle sanatçıların, bar, kafe gibi yerlerde çalışanların ve insanlık

damarı körelmemiş herkesin bu konuda ‘ses’ çıkarması gerekiyor. Açıklamalar

yapılabilir, internet yoluyla etkin bir ‘bilgilendirme’ yapılabilir, eğlence yerlerinde

çalışanlar, işletmeciler çalışmayarak dikkat çekebilir. Sarp Öztürk ile ilgili bir belgesel

hazırlanabilir, bir anma gecesi tertip edilebilir, bir beste yapılabilir ve aynı anda

Mersin’deki, hatta Türkiye’deki eğlence yerlerinde konuya dikkat çekilerek bu şarkı

söylenebilir. Eğer ‘ses’ çıkarmıyorsak ‘suçlu’ kategorisine adımızı ekleyip 13 kişiye

göndermekle yetinelim!

Serdar Y. Türkmen

serdaryturkmen@gmail.com

4 Temmuz 2010 Pazar

29 ekim 2008 de yazdığım bir yazı...

Geçen zamanla birlikte değişim yine gösterdi kendini. Ne kaçmaya çalıştım, ne durdum bekledim. Değişim zamanın olağan akışında görünür hale geldi. "Bu ânâ değin ta kâl-ü beladan / Haberimiz vardır her maceradan". Ezel'i düşünmeye başladım, bugünü duyumsamak için. Geçmişle geleceğin ne farkı var? Biri benden önce biri benden sonra; bu mu fark? Ben o zaman geçmiş ve geleceğin tam ortasında durmuş yaşıyorum. İsteklerim, amaçlarım var; hayallerim, planlarım var; mutluluklarım ve hüzünlerim var; geçmişten gelen geleceğe giden. Ve dönüp dönüp baktığımda geçmişe zamanı hiç kontrol edemediğimi düşünüyorum bir tek kararım dışında. Kendi kararlarını verince insan ânı kontrol altına alıyor demektir.
Çok şey değil istediklerim bir can olarak. Gerçi istemek nedir? Neden ister insan? Ben istemeyi sevmeye bağlıyorum. Bu hayatı yaşayamamaktan korktukça daha bir sarılmak istiyorum kendime, isteklerime, ideallerime. Aklıma güveniyorum, cesaretimi sınamak ve başarılı olmak istiyorum. Başarının getireceği mutluluk bir esintiyle, bin esintiyle yıkılmaz. Başarıdan sonraki başarısızlık bile artık gölgeleyemez başarıyı.
Şimdi geçmişle geleceğin tam ortasında benden hariç ne varsa bana yardımcı olsunlar istiyorum. Şımarıkça bir istekten çok bu bir temenni, bir dilek. Mucizeleri görmekte zorlanmayan gözlerim bu kendiliğinden düzene giren zamanı da görecektir elbet.
Bu hayat içinde yaşamak istediğim hayatın hâlâ yaşanmıyor olması, bu isteiğimin gerçekleşmesinin dizaynının galiba biraz zor, zahmetli, teferruatlı ve karmaşık oluşundan. Çünkü beynim istekleri ilkin hiç kendi adına istememişti. Bu hayatın benim istediğim gibi olması demek; belki bir çok insanın, bir toplumun, bir nüfusun ve hatta dünyanın bile değişmesi demekti. Ve şimdi anlıyorumki dünya başka bir değişim içinde ve bu değişim benim değiştirebileceğimden daha güçlü.O yüzden isteklerimi kendi çapım dahilinde tutmaya karar verdim. Hala içimde bu bencillikle savaşan bazı sesler olmasına karşın bunun böyle olması gerektiğini söyleyen daha somut ve daha güçlü sesler amaçlarıma ulaşıncaya dek daha baskın olacaklar.

Artık ilk önce bu hayatta herşeyin karşıma çıkabileceğine hazırlıklı yaşamam ve bununla mutlu olmayı, hayatı bununla kabul etmeyi içimde sindirmem ve bunun böyle olduğunu çevreme hissettirmem gerekiyor. Kaybetmenin ve kazanmanın hayati önem taşıdığı bir çağda gözü kararmış insanlardan biri olarak ölmek istemediğimden eminim. Bu hayatı zorlaştıran yine biziz çünkü yalnız yaşayabilseydik zor olan sadece hayatı idame ettirmekten ibaret olacaktı. Ama şimdi zor olan o kadar çok şey varki!

"Kalbe güven" dedi bana. "Zamana güven", "bildiğinden şaşma", "doğru yoldasın" dedi bana. İçim gülümsedi bunları duyunca. Ruhumu anlayan ve ruhumu seven, ruhuma değer verip onu yücelten birinin bu dünya üzerinden benimle aynı zamanda aynı yerde yaşaması ve bir araya gelmemiz mucize değildir de nedir? Sanki herşey önceden biliniyormuş da sadece biz buna şaşırıp bununla içimiz içimize sığmasın diye bize söylenmemğiş gibi. Ki mucizenin böyle doğal oluşu, böyle zamanın içinde herhangi bir olaymış gibi, sihirsiz-büyüsüz-olağan-sıradanmış gibi karşımıza dikilmesi... Ve Allah, mucizelerinin istikrarını düşünenleri daha bir isever gibi sanki. İlahi bir şeyse bu mucize, bu başımızda dönen; ilahi olan, hiçbir zaman kötü olmamışki bugüne kadar. Bunu hissederek yaşadıktan sonra; ışıkla, şevkle güle oynaya; bir mucizeye tanık olmaktan öteye geçip mucinenin sanığı olmak, O'nu hergün yaşamak; bu hayatta hep hissettiğimiz "ötekilik" bundandır herhalde. Işık,şevk,arzu,tutku,hırs,özgüven,ciddiyet,mutluluk,hissediş,algı,aşk,doyum,orjin,tekrar....

22 Haziran 2010 Salı

ekşi

kızgınlık kırgınlığa kesti.. yoğurt olamamış ekşi süt kokusuna denk..içim de öyle ekşi işte..bundandır gönlümün buruşukluğu.. ö.e

28 Şubat 2010 Pazar

Evinizin üzerinde ah var: Kapitalizm ve Allah

Lüks site reklamı. Mealen şöyle: "Bilmem ne sitesinde bugün pazar. (Otopark görüntülerine bakıyoruz. Bütün arabalar yerinde.) Kimse dışarı çıkmamış. Acaba neden? Çünkü bilmem kim bey koşuyor (Site korusunda koşan, Amerikan sağlık dergilerinden transfer edilmiş orta yaşlı bir çift.) Çünkü bilmem kim hanım yüzmeye giti. (Sitenin yüzme havuzuna dalan bilmem kim hanım görüyoruz.) Bilmem kim bey sporda (Bilmem kim beyi de "fitness center'da asla terlemezken seyrediyoruz. Ve vatanın en cennet köşesi kıvamındaki lüks site resminin üzerine slogan düşüyor.) Onların dışarı çıkmasına gerek yok!"

'BUGÜN BENİ İLK DEFA...'
Ne zaman denk gelsem bu reklama, Nazım Hikmet'in o şiirini hatırlıyorum.
"Bugün Pazar / Bugün beni ilk defa güneşe çıkardılar..." Neyse... Asıl soru başka:
Bu beş yıldızlı hapisaneleri kim üretti? İçine girmek için canımızı dişimize taktığımız... Bunun bize mutluluk, huzur, güven getireceğine kesinkes emin olmamızı kim sağladı? Hadi diyelim ki bunların nedenleri belli. Peki Bize bir "ev"in üzerinde ah olabileceği, bununla mutlu olamayacağımızı kim unutturdu? Televizyonlarda birbiri ardına gelen "şu-kent", "bu-kent" reklamlarının çoğalmasının ardındaki gerçeği yok saymamızı nasıl sağladılar?

'KENTSEL DÖÜNŞÜM MUSKASI'
Nasıl unutabiliriz? Yoksullardan evlerini çaldılar. (O evler onlara ait değil miydi? Aman ha! Bunu sadece o evlerin içindeki hayatları dağıtanlar söylüyordu. Kanmayın.) Yerlerine çatır çatır bloklar diktiler şehirlerin ortasına. Bilhassa İstanbul'da. Yoksullar, "kentsel döünşüm projesi" muskası takmış belediye dozerlerinin önüne attılar kendilerini. İşe yaramadı. Şimdi ceza olarak şehirlerin en dışında, dev insan konservelerine benzeyen TOKİ bloklarına tıkıldılar. Şehir merkezlerinde gördüğünüz "cennet köşelerin" yaratılması için şehirlerin dışında, insanlıktan olabildiğince uzak, etrafı bomboş, insan depoları yükseldi eşzamanlı olarak. Şehirleri dev bir alışveriş merkezine benzettiler. Herkesin birbirine benzediği, yakıcı bir yoksulluğun olduğunu hatırlatacak hiçbir ipucu olmayan.
Bu sitelerden birinden bir ev alacaksınız yani... Unutmayın evinizin üzerinde yoksul insanların ah'ı var. Bu cümle etkiler miydi sizi?

SİTE CENNETİ YENER Mİ?
Ne tuhaf. Elinde ekmekle ("nimetle") tuvalete girince "çarpılacağını" düşünecek kadar inançlı ve hassas insanlar, sıra yoksulların yıkılmış evleri üzerine oturmaya gelince "çarpılabileceklerine" hiç ihtimal vermiyor. Sanırım kimilerimiz kapitalizme Allah'tan bile fazla inanıyor. Ya da "dışarı" çıkmaktansa "içeride" kalmanın güvenliğine, yani sitenin cennet olduğuna, belki öte taraftaki cennetten fazla inanıyor. Peki öyle olsun. Ama reklamlar devam ediyor.

TEHLİKE HER YERDE. DİKKAT!
Bir alet edevat reklamı. Uzaylı gibi görünen bir alameti tanıtıyorlar. Sakin ama hafif dehşetli bir ses bizi havadaki iyonlara karşı uyarıyor. Ya da ona benzer bir şey. Yani "içeride" de tehlikedeyiz. Hem de nefes alırken bile. Bu durumda hemen koşup bu aleti alıp havayı iyonize-miyonize eden, bizi nefesle içimize aldığımız korkunç şey ne ise (ki bunu biraz önce reklamdan öğrendik ve derhal inandık) ondan koruyacak şeyi almalıyız. Yani "içerisi" de tehlikeli. Bilmem kim beylerin güvenlikte olmasın için "içeride" kalması bile nafile.

YOKSULUN HAKKINI YEMEK CAİZDİR!
Bu, böyle bir hayat. Bir tür faşist gündelik hayat! Çünkü kendini sürdürebilmek, sizi de destekçisi/tüketicisi olarak saflarına katabilmek için bir düşman icat etmek zorunda durmadan. Bir tür militarist gündelik hayat! Durmadan bir şeyler tüketerek silahlanmak, bir şeylere sahip olarak kale duvarları örmek zorundasınız. Üstelik öyle bir hayat ki bu... Ne tuhaf. En az korkulan şey bir yoksulun hakkını yemiş olmak.

Ece TEMELKURAN 22 Şubat 2010 HaberTürk Gazetesi makalesi

6 Kasım 2009 Cuma

sevgili sevgilime...

Seni sevdikçe bitmesin istiyorum ya bu ömrüm,
Varolan ortalama, kısa geliyor gözüme..

En iyi arkadaşım, benim dişi yanım,sevgilim...
Varlığın anlamladı doğumumu,
Gülüşünle ısındı içim,
Ve mutluluğun huzurum..

Sırdaşım,içim-dışım,hayatım...




Birlikte büyüdük seninle,

birlikte düştük,dizlerimizde ortak yaralar,
içimizde ikiz anılar, ikiz düşler zihnimizde,
umudumuz da bir umutsuzluğumuz da,
en çok bir olmayı sevdik birbirimizde..

Yoldaşım,sancım-sevincim,birtanem...


...

26 Ekim 2009 Pazartesi

"ZAMAN"ınızı boşa harcamayın!!

Belki de bilmediğimiz (yani bize söylenmeyen) kadar eskidir insanların bir gruba dahil olmaları. Dahil olup; harice, inceden ya da aleni baskı kurmaları.


Yafta-lamayın dediler önce


O kadar iyi bir reklamdı ki. Çok etkili ve akıl dolu. Ülkemizde uzun yıllar yaşadığımız toplumsal ayrışmayı eleştiren; insanları dışardan görünüşleriyle aklımızda hemen genel-geçer olarak yerleştirmemize de gönderme yapan bir reklamdı.

"Etiketlemeyin" diyordu; insandan yola çıkarak. "Hortumcu" yazıyordu ilk adamın sırtında -yanından geçen adam onun hakkında öyle düşünüyordu,o şekilde yaftalamıştı-, diğerinde "dinci", dikiz aynasında küçük Türkiye haritası asılı bir arabada şoförün omuzunda "faşist", siyah canlı bir arabanın arka koltuğundakine "mafya", bir kitap rafında bir kitabın üzerinde "vatan haini" ( Nazım Hikmet herhalde, öyle bir his var,neyse), uzun saçlı "satanist", metroda uyuyan "dejenere" (nedense?), televizyonda siyasiler "yalancı", toplum içinde fikrini söyleyen ve herkesten tepkiler alan "anarşist, düşman" ve her yerde yaftalamalar, her yere yapışmış etiketler.

Meğer ne çok "şey"mişiz. Ve en sonda; "Yaftalamadan düşünün, bir de ZAMAN okuyun, bir daha düşünün."



Peki. Zaman gastesini (Gazete demiyorum) yaftalamadan düşünelim. Yani üzerlerindeki "dinci" etiketini bir kaldıralım önce. Bir de "irticacı" var onu da aldık. Hah "şeriatçı" al onu da. "Muhafazakar" var aldık mı? Tamam. Diğer genel etiketleri de alalım. Şimdi son haline bakalım. Nerede "Gaste-i Zaman" ?



Bizi biz yapan özelliklerimiz ve düşüncelerimiz var. Zaman gastesini "dinci" olarak yaftaladığımızda; bu yafta, sakallı ve dini bütün yazarların dini bütün ve sakallı oluşları mı yoksa yazdıklarında dini ön plana çıkarmaları ve bakış açısı olarak din penceresini kullanmalarından mı ötürü?


Önyargılarınızı Kırın


Zaman gastesinin ikinci reklamında "önyargınızı kırın" temalı bir reklam oldu. İlk reklam gibi yaratıcı ve etkili bir reklam. İlk reklamda insanın -toplumun- eksikmiş gibi görünen davranışınlarından yaftalayıp düşünmeyi temel alıp etiketlemeyi eleştiren ve bu eleştiriyi sonunda kendine bağlayan Zaman gastesi; ikinci reklamda yine insanın -toplumun- bir davranış zaafından yola çıkıyor: Önyargı.

Bir adam yürüyor ama ilerliyemiyor (gerçi bunu ben önyargıya bağlayamadım,neyse). Bir çocuk kalemi tutamıyor, biri rafta duran kitaba dokunamıyor; bu insanları önyargıları durduruyor. Demek oluyor ki Zaman gastesi okumayan insanlar, hatta okuyana tepki gösteren insanlar önyargılı insanlar. Ki bu yafta Zaman gastesinin bir yaftasıdır.

Bana göre Zaman gastesi, iki reklamının da etkisiyle ve kalitesiyle ağzıyla kuş tutmuştur. Ama hizmet ettikleri amaçları ve muhalefet oldukları olguları gördükçe bu güzel akılları ve güzel fikirleri, bu yetenekleri ve güçleri onların dedikleri ve gösterdikleri gibi değil. Benim dediğim gibi mi ? Bilmiyorum.. Bildiklerimi yazdım işte ...

ö.e ekim 2009

21 Ekim 2009 Çarşamba

Gezginler kapınızı çalıyor, açın...



Küresel krizin bütçeleri zorladığı şu günlerde yurtdışına çıkamıyorsanız, yurtdışından gelen gezginleri ağırlayarak farklı kültürleri evinize davet edebilirsiniz. Gönüllülerin oluşturduğu uluslararası organizasyonlar gezginleri gittikleri şehirlerde misafirperverlerle buluşturuyor. Türkiye’den Couch Surfing, Hospitality Club, Servas gibi gruplara katılıp kapılarını yolculara açanların sayısı 30 bini aştı.
Gizem Altın Nance, eşiyle birlikte çıktığı bisikletli dünya turunda bu organizasyonların üyelerinde konakladı. Şimdi İstanbul’daki bir oda-bir salon evinde dünyanın dört bir yanından gelen konukları ağırlıyor. Gözlemlerini, önerilerini Hürriyet Seyahat okurları için yazdı.Bardaktan boşanırcasına yağan yağmurun altında 3,5 saat pedal çevirdikten sonra iki gece boyunca bizi evinde konuk edecek ailenin kapısını çalıyorum. Belçika’nın Brugge şehrindeyiz. Kapı açılana kadar geçen 15 saniyede bisiklete atlayıp son hız karanlıkta kaybolmamak için kendimi zor tutuyorum. Ne işim var tanımadıklarımın evinde, üstelik böyle rezil rüsva halde? Kaçmama fırsat kalmadan kapı açılıyor. Bisikletlerimizi saçağın altına bırakmamızı söyleyip, bizi içeri buyur ediyor Leive. Kumral, ufak tefek bir kadın. Her adımda foşur foşur ses çıkaran ayakkabımı çıkarsam da, ardımda ıslak çoraplarımla sümüklüböcek gibi iz bırakarak salona yürüyorum. Peki şimdi ne olacak? Soğuktan dişlerimin takırdadığını gören Leive beni hemen ikinci kattaki odamıza çıkartıp banyodaki küveti sıcak suyla dolduruyor. “Buzlarınız çözüldükten sonra sizi alt katta yemeğe bekliyoruz” diyor gülümseyerek. Onun gülümsemesiyle çözülüyor esas buzlarım ama o kadar yorgunum ki ağzımı açıp konuşmaya mecalim yok. Bir saat sonra, ısınmış, temizlenmiş ve soğuktan kenetlenen dişlerimiz çözülmüş olarak iniyoruz aşağıya. Şaşkınlıkla harika bir yemek masasının bizi beklediğiniz fark ediyoruz ama etrafta kimse yok. Eşim Bryan masada bulduğu notu yüksek sesle okuyor: “Sevgili Gizem ve Bryan, tekrar hoş geldiniz. Bizim ailecek önceden verilmiş yemek sözümüz vardı, çıkmak zorunda kaldık. Ocakta çorba ve pilav var, isterseniz buzdolabının üstündeki çekmeceden kahve ve çay alın, içiniz ısınır. Eğer dışarı çıkmak isterseniz anahtar kapının üstünde. Kendinizi evinizde gibi hissedin, keyfinize bakın. Yarın sabah kahvaltıda görüşmek üzere. Not: Su ısıtıcısı bozuk, çaydanlığı kullanın.” Leive ve Luke, akrabamız veya arkadaşımız değil. Ortak arkadaşlarımız da yok. Yeni tanıştığımız halde kapılarını açıp evlerini emanet edecek kadar güveniyorlar bize. Zarar vermeyeceğimizi, çalıp çırpmayacağımızı biliyorlar. Bunu akıllarından bile geçirmemeleri şaşırtıyor bizi. Çünkü o zamanlar daha dünya bisiklet turumuzun başındayız ve çaylağız. Daha öğrenecek çok şeyimiz, Servas, Couchsurfing, Hospitality Club ve Warm Showers gibi organizasyonlar sayesinde daha alacağımız çok fazla insanlık dersi var.MİLYONLARCA PEDALIN BEDELİ
Ertesi sabah kalktığımızda Luke ve Leive’yi kahvaltı sofrasında buluyoruz. Yulaf ezmeli müesli ve çaydan oluşan kahvaltımızı ederken güler yüzlü ev sahiplerimiz bize Brugge hakkında bilgi verip, hangi lokantalarda ucuz ama iyi yemek yiyebileceğimizi, hangi müzenin giriş ücretine değdiğini anlatıyor. Kapıdan çıkmadan, Leive elime ufak bir paket tutuşturup usulca “Çocuklara beslenme çantası hazırlarken size de birer sandviç yaptım, öğle yemeğini kanal kenarında bir banka oturup yersiniz, paranızı başka şeye harcarsınız” diyor. Luke ve Leive’nin yanında iki gece üç gün kalıyoruz. Bize çoluk çocuğa karışmadan önce çıktıkları dünya turlarını gözleri pırıl pırıl parlayarak, belli ki o günleri yeniden yaşayarak anlatıyorlar. Biz de onlara kendi bisikletle dünya turumuzdan bahsediyoruz, tüm eşyalarımızı satışımızı ve tüm duyularımızla dünyayı algılayabilmek için yola bisikletle çıkışımızı, turist değil, gezgin olabilmek için otellerde kalmak yerine aile yanında kalmayı seçişimizi... Laf dönüp dolaşıp neden evlerini bizim gibi yabancılara açtıklarına geliyor: “Biz de aynen sizin gibi gençtik, gezgindik, yollardaydık. Çok kişi evinin kapısını açtı bize, en ummadığımız anlarda yemeğini paylaştı. Aynısını şimdi biz de başkalarına yapabilecek durumdayız çok şükür.” Eliyle masadaki üç oğlunu gösteriyor “Hem bu afacanlar da başka kültürlerden insanları tanıyarak büyüsünler, dışarıda başka bir dünya olduğunu bilsinler istiyoruz.”Dört ay süren bisikletle Avrupa geçişimiz ve daha sonraki Türkiye, Kafkasya ve Orta Asya turumuz boyunca Luke ve Leive gibi pek çok insanın evinde kalıp gezdiğimiz yerlerin kültürünü birinci elden öğrenme ve yaşama fırsatı bulduk. Halktan insanların verdiği tüyolar sayesinde yemeklerimizi en iyi esnaf lokantalarında yedik, en az trafikli arka yollarda bisiklete bindik ve rehber kitaplarda esamesi okunmayan güzellikleri keşfettik. Ama her şeyden önemlisi zaman, içlerinden birini, dünyayı bisikletle gezmiş Alman Tom’u haklı çıkardı: “Geziden sonra size kalacak en önemli deneyim ne gördüğünüz turistik yerlerin anısı ne de çektiğiniz fotoğraflar. Eğer bu gezinin sonunda, insanların aslında sandığınızdan daha iyi olduklarına inandıysanız, işte ancak o zaman çevirdiğiniz milyon pedala değer.” Değdi.BU İŞLER NASIL İŞLER?Yolculukta aile yanında kalmanıza veya gezginleri evinizde ağırlamanıza imkan veren organizasyonların en bilinenleri Servas, Couch Surfing, Hospitality Club ve Warm Showers. Ortak amaçları farklı ulusların bireylerini buluşturup, kültürlerin kaynaşmasını sağlamak, dünya barışına katkıda bulunmak. Arada ufak tefek farklar olsa da işleyişleri aynı: Gezginleri evlerinde misafir etmek isteyen aile veya bireyler, bu sivil toplum örgütlerine kayıt yaptırır. Aynı şekilde aile yanında kalmak isteyen gezginler de kayıt yaptırdıktan sonra, evlerinde kalmak istedikleri kişilerle temasa geçer. Diyelim ki Paris’e gideceksiniz...
Bu organizasyonlardan birine üye olduktan sonra Paris’te yaşayan üyelerin listesine bakarsınız. Evin adresi, şehir merkezine uzaklığı, ev sahiplerinin hobileri, tercihleri, iletişim bilgilerini incelersiniz. Bazıları sizi sadece gündüz gezdirir ama evinde yatıramaz, bazıları malikanesinde ayrı bir oda verir, bazılarında salondaki çekyatta uyursunuz. Bazısı vejetaryendir, bazısının 10 kedisi vardır. Bütün bu kriterleri göz önünde bulundurup potansiyel ev sahibinizle temasa geçer, şehirde bulunacağınız sürede kendilerinde kalıp kalamayacağınızı sorarsınız. Genel geçer misafirlik kuralları bu organizasyonlarda da aynen uygulanır. Birinci kural, önceden konuştuğunuzdan daha uzun süre kalmamaktır, zira hepimizin bildiği gibi misafirin kısa sürelisi makbuldür. Onun dışında evin kurallarına saygı gösterilir, yemekten sonra bulaşıklar yıkanırken, “Hayatta olmaz” diyeceklerini bile bile “Yardım edebilir miyim” diye sorulur. Ev otel gibi kullanılmaz, her gün en az bir öğün beraber yenir ki, ev sahiplerinizle birbirinizi tanıma fırsatınız olsun. Bu organizasyonlara üye olmak için illa evinizi açmanız gerekmez. Kayıt sırasında evinizde misafir kabul edemeyeceğinizi ama şehri gezdirebileceğinizi veya birlikte çay içip sohbet edebileceğinizi de yazabilirsiniz. Pek çok kişi bu şekilde başlayıp daha sonra kendine ve sisteme olan güvenleri yerine geldikçe evlerinde konuk kabul etmeye başlıyor.
Misafirperverliğimizle övünmemize rağmen bu tip organizasyonlar yurdumuzda genellikle şüpheyle karşılanır. Konuk olduğumda “Korkmadın mı elin adamının evinde kalmaya”, ev sahibi olduğumdaysa “Enayi misin, elin adamını evinde yedirip içiriyorsun” gibi nidalarla çok karşılaştığımdan biliyorum. Biz Türkler yere göğe koyamadığımız “Tanrı misafiri”nden “elin adamı”na nasıl geçtik? Ne zaman unuttuk birine karşılıksız bir şey vermenin mutluluğunu? İşte bu organizasyonlara üye olarak misafirperverliğimizi geri kazanmanın tam zamanı!

15 Ekim 2009 Perşembe

Çok eskiden biz de sağdık - Tufan Uğur Kurçer

alıp sonramızı cebimize
öncemizi yaşıyoruz
iskeletimize sarılıp yatıyoruz...
her gece
yatak diye mezarımızda
beyt-el* diyor İbrani
söylencesinde uyku hali

fazla yaşıyoruz fazla
şu tırnağı sana bırakıyorum
kaz(ı)man için
kendin dışındaki kendini

çok eskiden biz de sağdık
hedonist aşklarımız vardı mesala
sabaha biten
izimizin yansımalrıyla

anımsıyor musun son ölümümüzü
yaşlı birisi olursa ölürdü
yani biz olsak ölürdük
orda demiştin
çınlamasını duymuştun zamanın
ilk olarak
ben yalnızlığıma
bakabilmiştim uzaktan

çok eskiden biz de sağdık
kunt rüzgarın içinde yaşadık
ölü balıklar yaratıyor
yakamozu

*Beyt-el: Allah'ın evi ( İbranice )

Tufan Uğur Kurçer

10 Eylül 2009 Perşembe

İçsel'e doğru..

"Anlamak çözmeye yetmiyor."
Hayat bazen tıkanır. Yaşam o kadar değersizleşir ki; bugüne kadar ve bugünden sonra olacakların hiç bir anlamı yoktur.

Altıntı:"Şüphesiz mutlu terimi, rahat, eğlenceli, nezaket, memnuniyet, hoşlanma gibi derin tecrübi bir seviyeye işaret eder. Mesela bir kimsenin gitar çalmasından hoşnutluk duyduğunu söylersek, onun müzikle uğraşmakla mutluluğu bulduğunu söylemiş oluruz."

Altıntı:"Sokrates için mutluluk, erdemli olmaktır. Erdemli olmak, Sokrates'e göre ancak bilgi ile mümkündür. Bir insanın hangi şeyin iyi, hangi şeyin kötü olduğunu doğru olarak ayırdedebilmesi, onun bilge ve erdemli olduğunu gösterir. Bilge olan insan kendini tanır, neyi bilip, neyi bilmediğini ayırır ve başkaları üzerinde de bu ayırmayı yapar ve böylece yanlışa düşmez. Bilge olmak, ruha mutluluk, sağlar. Erdemli kişi, her şeyi bir düzen, yasa içinde yapar. Zira insanları doğru ve erdemli kılan düzendir. Bu düzen, insanın içindeki kötü eyleme engel olan bir sestir."

Alıntı:"Fakir Kyniklere göre zenginlik, şan ve şeref, insanı köleleştiren boş kuruntulardır. Fert için en büyük erdem, "hazzın en büyük kötülük" olduğu hakkındaki bilgisidir. Öyleyse yapılması gerekli olan, insanın özgürlüğünü daraltan şan şeref, zenginlik gibi kötü değerlerden kurtulup, doğal ve basit yaşamaktır. Bu yaşayış, toplum, devlet gibi sınırların kaldırılmasını, hiç bir şeye bağlanmamayı gerektirir."

Alıntı:"Stoalı için ise erdem mutluluktur. İyiyi istemek bir görev, bir ödevdir. Hayatta hiç bir şeyden endişe etmemek gerekir. Hayatı, korkulan, endişeleri yenerek, sevgi içinde, dünya vatandaşı olarak yaşamalıdır. Bunun yolu, kendi kendisiyle ve tabiatla uyum içinde yaşamaktır."


Alıntı."Epikuros'a göre haz (hedon) bütün eylemlerimizin ereğidir. Biricik mutlak değer, hazdır. Haz ise acıdan, kötüden kurtuluştur. Acıdan, huzursuzluktan kurtulan mutluluğu bulur."


Alıntı:"Platon'a göre en yüksek iyi, mutluluktur. Mutluluğu elde etmenin yolu
da erdemdir. Erdem sadece bireyin değil toplumun da amacı olmalıdır. Toplumlar ise mutluluğa ancak devlet içerisinde erişebilirler. Devlet elden geldiği kadar büyük mutluluk sağlamalıdır. Devlette düzen, fertte düzen demektir. Devletteki düzen ise evrendeki düzenden ileri gelir.
"


Alıntı:"Aristoteles'e göre ruhun erdeme uyan faaliyeti demek olan mutluluk ancak bilge içindir. Mutluluk tanrısal bir hediye olan aklın hayatıdır."

Alıntı:Tolstoy:“Bu hayat bana karşı düzenlenmiş aptalca bir oyundan ibaretti. Beni var eden bir varlığı kabul edemesem de, düşüncelerim şöyle gelişiyordu: birisi bana, beni dünyaya yollamakla, çok normal gözüken son derece derinliksiz, sığ bir şaka yapmıştı.İstemeden de olsa, bir yerlerde, beni bu hale sokan birinin bana alayla bakıp, katıla katıla güldüğünü hissediyordum.Benim 40-50 yıl boyunca öğrenip gelişerek, bedenen ve zihnen büyüyüp nasıl hayatımı sürdürdüğüme bakıyor ve şimdi aklım tam kemal noktasına ulaşıp olgunlaşmışken, tam hayatımın zirvesinde olduğum şu dönemde, bana tepeden bakarak; “hayatta hiçbir şey yoktur ve olmayacaktır” tarzındaki görüşe ulaştığımı görüyor ve bana kahkahalarla gülüyordu.Benimle eğlenen, dalga geçen böyle biri olsun ya da olmasın; bu beni ilgilendirmiyor. Beni düşündüren, hayatımda yaptığım herhangi bir eyleme mantıklı bir açıklama getiremiyor oluşumdu. Hastalık ve ölüm, beni ve sevdiklerimi yakalayıp sonsuzluğa götürecek, geriye pis bir koku ve kurtçuklardan başka bir şey kalmayacak.Yaşadıklarım ve başarılarım, er-geç unutulup kaybolacak ve ben, o zaman hayatta olmayacağım. O zaman; bütün bu hengame niye? Neden çabalıyoruz ki boşu boşuna? İnsanoğlu nasıl olur da bu boşluğu görmeden hala yaşama devam edip, onun için çaba sarf eder? Anlaşılacak gibi değil açıkçası...Bir insanın yaşayabilmesi, ancak “hayatın sarhoşluğuna” kapılmışsa mümkün olabilir. Ayıldığında ise, hayatın sadece bir yanılsama hem de aptalca bir yanılsama olduğunu görecektir.İşte bütün mesele bundan ibaret! Ne komik ne de esprili bir yanı var; sadece acımasız ve aptalca...”

Herşey bu kadar zor mu??

Düşünceleri toplamak ve bu yazıyı yazmak.. Ne kadar zor. Bu ne bir isyan ne bir sitem. Sadece anlamaya çalışıyorum. Kimseyi kırmadan incitme...