22 Şubat 2009 Pazar

Ezgi Çay Ocağı

Birbirini orada tanımış bir çok insanın nefesiyle ve sohbetleriyle ısınıyordu bu çay ocakları.
Tavla sesleri olurdu olmasına ama satranç daha çok oynanırdı sanki. Satrancın çevresinde sığabildikleri kadar sığarlardı insanlar, görseniz teke tek değilde beşe beş oynanıyor bu oyun zannederdiniz. Bir de kitap ve film tartışmaları olurdu. Ama en çok siyasi tartışmalar... Herkes okuduğu kadar bilip, bildiği kadar konuşurdu. Türkiye'yi kurtarmak değildi tabiki hiçbirinin amacı, ama kurtuluş yolunu bilmenin veya bulmanın hazzını yaşardı insanlar o çay ocaklarında ellerinde çay ve sigarayla.
Hayatla, sanatla, insanlarla ilgili ve bunlara meraklı insanlar topluluğuydu ordakiler. Çay veren de öyleydi, çay içen de.
Saz çalanlar, gitar çalanlar, bendir çalanlar, bazen ud çalanlar, bazen klasikçiler, bazen devrimciler, genelde türkücüler...Bir zamanlar sahnelerden para kazanmışlar, şu anda sahnede olanlar ve ileriki bir zamanda sahnede olacaklar; hepsi de aynı çatı altında, bir elinde çayları, enstrumanları duvara dayanmış güvende, sisli ve soğuk bir öğleden sonra, elektrik sobasıyla ısındığı varsayılan insan sıcaklığının bariz hissedildiği bu izbe yerde,mutlular.
Üniversite öğrencisi çoğu. Ankara'nın o değerli üniversitelerini kazanmış ama aradıklarının üniversitede olmadığına kanaat getirmiş aklı zehir, fikri insancıl ve bıraksalar toplumu yirmi yıl ileri bir insaniyete taşıyacak güce ve akla sahip insanlar.
Turgay Abi çay ocağını kardeşiyle birlikte işleten eski solcu denilen eski devrimcilerden. Çay ocağında çay dolduran Deniz Abi var, gazetecilik okuyor o sıralar. Küçük hasır taburelerde Marx, Lenin, Troçky tartışılırken Deniz Abi de giriyor lafa. Birileri saz çalıyor düşük bir perdeden, Turgay Abi duyuyor bunu teybi kapatıyor.
Herkes aşina birbirine. Tıp fakültesine hazırlanan hafif kilolu sesi güzel kız , ismini bilmese de selam veriyor hafifçe kafasını sallayarak ve gözlerini kapatarak yanından aynı selamı ona veren yaşıtı bir gence, artniyetsiz ve şüphesiz.
Siyah giyinen, küpeli, uzun saçlı, kulaklarında kulaklıklar, sırtlarında gitarlar (çoğu zaman elektrogitar), herkes kadar sosyal olmayan ama oradaki sosyallikle ters düşmeyen bir grup da var bu çay ocağında.
Uçurum yok kimsenin arasında. Herkes farklı gibi görünse de kimse yabancı değil birbirine burada. Özgürlük bu olsa gerek ey okur!
Orada çay içen herkes yaşamı özgürlük dağından seyretmeyi seviyor. Dışardaki soğuk değil onları buraya toplayan, burada onları mutlu kılan elektrik sobasının sıcaklığı değil. Çayın ucuz olması bile değil.
Adı şimdi de "Ezgi", Ankara Konur Sokakta bir apartmanın arka tarafında saklı duran çay ocağının. Ama şimdi Turgay Abi yok, Deniz Abi yok, Marx tartışılmıyor artık orada, Lenin unutulmuş, bildiriler dağıtılmıyor, saz çalınmıyor ve çalındığında bilgisayardan çalan müziğin sesi biraz daha yükseliyor. Çay ucuz değil, satrançlar rafta, oynayan tek tük. İzbe değil artık orası, samimi değil, kimseyi selamlamadan girilebilen, adisyonlu, garsonlu, bildiğimiz, sıradan o kafeler gibi bir yer, adı çay ocağı değil artık Ezgi'nin. Adı; Cafe...Ezgi Kafe.

Belki de on sene önce orada çay içip birbirini tanıyan insanlar bir daha birbirlerini hiç göremeyecekler ama birbirlerini hep benim onları andığım gibi özlemle ve bir dönemin en güzel anları hatırlandığındaki mutlulukla anacaklar. Ezgi çay ocağında göz göze geldiğim, konuştuğum, güzel anlar paylaştığım kim varsa; en samimi duygularımla selam ederim. Onlar beni hiç duymasalar da...
***

http://www.sosyomat.com/etiket/konur%20sokak

Behinde Blue isimli bir arkadaş:

konur sokağın incisi Ankaranın vazgeçilmeziydi benim için. Gençler bilmezler bundan 5-6 sene önce hakan ve turgay abilerin elindeyken inanılmaz bir atmosferi vardı. her yaştan gencin (liselisi üniversitelisi orta yaşlısı vs vs) bir şekilde kendini türkiye ortalamasının dışında gören herkesin akıl almaz biçimde kendini evinde hissettiği, sözle anlatılmaz kendine dair bir demokrasisi olan bir yerdi. Şöyle diyelim isterseniz Sartre picasso türk olsaydı kesin ezgi de olurlardı sabah akşam! Alışkanlık yapmıştı o dönemde. ezgi tayfası ismen tanışmasalar bile birbirlerini tanırlardı. Bu arada söylemeden geçemicem kızları TAŞ gibi erkekleri YAKIŞIKLI ve entellektüeldi. :))) Sonra olanlar oldu hakan ve turgay devrettiler ezgiyi... Önce metruk ama sıcak havası yerini modern ama sıradan bir atmosfere bıraktı. kimliğini ve müşteri profilini yitirdi yani.Gerçi eski müdavimleri de artık değişmişlerdi gençlik de eski gençlik değildi. AMA şimdilerin kendini farklı görenlerinin takılabileceği bir yer değil ezgi (2 sene önce gördüğümde durumu berbattı tikky bi yer olmuştu) bi kaç ahkamı okudum hayal edebiliyorum şimdi hepten beter olmuştur!gene de eski günleri anmak babında göz aşinalığım olan hatta tesadüfen karşılaştığımda bakmaktan kendimi alamadağım ünlülerinden özellikle birini kendi taktığım isimle anmak isterim. inan bana hala 1 numarasısın gönlümün! :P

efrengreenmacun isimli arkadaş :

ezgieski çay bahçesiyeni çay pubı.iğrençyıllar önce satranç oynar üstadlardan bişiler kapcam diye sevinirdim.şimdi sadece kreş çocukları takılıp birbirine bağırıp çağırıp gürültü yapıyorlar.naylon tavanıyla ufacık taburelerine hasret kalınmış bir çay bahçesiydi halbuki

Eksisozluk'te Ezgi Çay Ocağı

konur sokakta bulunan her türden canlının takılabildiği mistik ocak.daha önceleri daha güzeldi diyebiliriz burası için. sadece bilenlerin gittiği bir yer olan ezgi bu aralar para basma olayına giriştiği için cazibesini baya bir kaybetmiş durumda. nerde o eski akşamlar. millet işini bitirince gider ezgide çay içer sohbet ederdi. geç olunca da nihayete geçip arjantinlerin dibine vururlardı.tabi her güzel ve özel şey gibi ezgi bozuldu nihayet kayboldu.özlüyoruz.

artık "ezgi cafe" olan yer.

20 Şubat 2009 Cuma

emülasyon

derin bir çukura çekiliyor zekamız ve geçmişimizi unutuyoruz,serdarlığımızı...
Biri bize "kaç kişisiniz" diye sorsa : hiç düşündük mü cevabını?
şiir tarifi :
bir tutam gözyaşı, bir kaç kelime,
isteğe bağlı kıskançlık, ihtiras, kin, sevgi, ayrılık, vs..
bolca aşk koyun yeterki...kıvamı tutturur o!
fazla bir şey gerektirmez "şiir" yazmak tarifi belli 21.yy.'da...
Eskiden daha doğal malzemeler kullanırlardı insanlar
-birebir yaşayarak ve tadarak ve okuyarak, insanlık için insanlığa ; karşılıksız.-
and justice for all
Şiir! 21.y.y.'da ergenlik sivilcesi gibi,
ilan gibi,afiş sanki...
içi boş dışı tehdit gibi (birinden birine söylenen)
Connecting people..
bir ip sanki şiir (birinin birine uzattığı,tutsun diye)
reklam sloganı,
satış arttırıcı öge,
prezentable...
21.y.y'da insanlar....
Çoğu aramakta,
"acaba ne arasam" diye bir kayboluş seziyorum,
kendime inanmak istemiyorum..

ö.e

18 Şubat 2009 Çarşamba

Desperate...

Yanmışım. Küllerim üstümde, ağır.
Islak bir yorgan gibi zaman üstümde, üşümekteyim.

***
Yılların olgunluğu ve beklemenin erdemi ile tebessüm ediyorum sabaha ve güne. "Gün gelir" diyor içimdeki umut, "avludaki güvercinler gibi uçuşur üstümdeki küller". Dirilir toprağım ve yeşillenir yollarım.
***
Acı, kaygı, umutsuzluk... Varlıklarını ispatlarcasına gözlerimden belli. Yaşamımı anlamlı kılan ne varsa uzak, anlamım yitik.
***
Delik deşik pantolonlu, elleri kir pas içinde, tırnakları uzun ve içleri siyah, ceplerinde çöpler, yırtık ayakkabıları...
Elleri işçimen, başı ve burnu gibi boynu da dik sırtı da, gözleri siyah, gözleri ateş...
***
Sonsuz kapasiteli gibi beynim. Ve atom bombası denemelerinin yapıldığı büyük okyanuslar gibi. Bombalar patlar ve herşey yine eskisi gibi kalır, olduğu gibidir sanki.
***
"Dağılmış pazar yerleri" benzetmesi vardır E.Cansever'in bir şiirinde...
Bir şair olur bazen, bir müzik adamı, kim olduğu önemli değil de hani; farklı zamanlarda farklı mekanlarda ve apayrı hayatlarda yine böyle bir durumda sanki O da benim hissettiğimi hissetmiş. Herkes bağlı birbirine, ölen de doğmayan da...
***
Desperate...Ahh geleceğin yorucu günleri.
Erdem değil artık mutluluk bilesin,
Amaç ya da sonuç değil.
Bir ispat çabası,
Varolmanın ötesi, yaşam mücadelesi.
Hayat Usta: Etim senin kemiğim benim.
ö.e Şubat 2009

kim? ne demiş?

Müzik söylenemeyenleri ifade eder ve sessiz kalması imkânsızdır. Victor Hugo

Sessizlikten sonra ifade edilemeyenleri en iyi ifade eden şey müziktir. Aldous Huxley

Müzik bir erkeğin yüreğinde ateş yakabilmeli ve bir kadının gözünden yaş akıtabilmeli. Beethoven

Tüm güzel müzikler çoktan peruklu insanlar tarafında yazılmış. Frank Zappa

Duyulan melodiler tatlıdır, duyulmayanlar ise daha tatlı. John Keats

Orada olanı çalma, orda olmayanı çal. Miles Davis

İyi bir sese her türlü enstrüman eşlik edebilir çünkü iyi bir ses her türlü enstrümana eşlik eder. Cesaria Evora

Müziğin asıl gücü insanı bestecisinin hayal dünyasına sürüklemesidir. Beethoven
Müzik insanı önce kendisiyle sonrada diğer insanlar ve evren ile bütünleştiren en etkili araç yada en kısa yoldur.
Sufi Inayat khan

Varedilen herşey "ol"emri yani bir ses ile yaratılmıştır.Bu nedenle hepsinin özünde ritm ve ton yani müzik vadır. Sufi Inayat khan

Gerçek müziğin farkına varan ve onun ardındaki sırrı çözebilenler bütün evren ile aynı frekansı titreştirir ve herşeyle anlaşıp konuşabilirler. Sufi Inayat khan

Müzik bize hoş ve eğlenceli bir zaman geçirme aracı gibi gözüksede asıl önemi, insanı canlı tutan ve vücudunda kesintisizce akan bir özellik taşımasıdır. Sufi Inayat khan

Eğer müzik akla ve duygununn üst katlarına seslenmemiş olsaydı ona sanat diyemezdik, onu basit gösteri danslarının estetik katına alırdık. Bütün sanatlar içinde yapısı gereği insan duygularını en çok avucu içine alan fiziksel olarak insanı büyüleme gücü en yüksek olan sanattır müzik. Nıetzche

Müziğin verdiği heyecanın temelinde görüntü imgelemini ve duyguları harekete geçirme gücü vardır ve bu müziğin insan üzerindeki büyüleme gücünün gerekli öğelerinden biridir. Nıetzche

Müzik temelde bizde belli bir oranda güç kazanan yaşam duygusunun özünde gizli olan acıyı anlatır; müziğin verdiği heyecanın yapısındada bu acıdan uzaklaşıp onu uzaktan izleme düşüncesi vardır. Nıetzche

Müzik gökle toprak arasında bir ahenktir. Konfüçyüs

Bağlılık müziğin temelidir neşe ve memnuniyet ise müziğin memurlarıdır. Doğruluk merasimin cevheridir. Ciddiyet saygı ve nezaket merasimin sistemleridir. Konfüçyüs

Müzik mukaddes insanlara neşe verir. Ve insanın kalplerini iyileştiren bi şeydir. İnsanlardaki derin etkiyi değiştimesi dolayısıyla eski kralla onları ders olarak gösterirler. Konfüçyüs

Duygularımı şiirlere anlatamam çünkü şair değilim. Kendimi gölgeler ve ışıkla ifade edemem çünkü ressam değilim. Düşüncelerimi hareketlerlede açıklayamam çünkü dansçı değilim. Ama bunların hepsini müzikle yapabilirim. Çünki be bir müzisyenim. Mozart

Müziğini değiştirirseniz sitenin duvarları yıkılır. Eflatun

Müziği sevmeyene insan dememeli onu seven ancak yarım insandır; müzik yapansa tam insan. Goethe

İfadenin güvenli oluşu konuşmacının düşüncesine nasıl kanatlar takarsa müzikte duyguya öyle. Goethe

Müzik öğrencilerini sımsıkı tutar ses ve ölçüden kaçamazlar. Goethe

Öyle sanıyorumki herşeye ve her sanat duygusuna müzik duygusu eşlik etmelidir; İddiamı teori ve deneyimlerimle desteklemek isterdim. Goethe

14 Şubat 2009 Cumartesi

bir şiir

Tanrı : "aşk"
Şeytan:"acaba"

insanlar genelde ikiye ayrılırlar...

Bugüne kadar yaşamış olan insanlar içinde hayatını kendi gerçeğine adayan ve böylece kendini gerçekleştirme yolunda yürüyen insanların radikal ve marjinal yaşam biçimleri toplumla, toplum içindeki muhafazakar grupla yaşayış ve düşünce olarak ters düşmeleriyle süregelmiştir ama bu anormal bir süreç değildir. Bu tarihin kendisidir. Toplumun yaşayışına uymayıp toplum yararına teori geliştiren ve yaşadıkları çağda anlaşılmayan yalnızlar, bir sonraki çağda anlaşılıp el üstünde tutulmuşlardır.
***
Kendini topluma bu kadar adamayıp sadece öz mutluluk ve kendi gerçeği için yaşayan ya da yaşamak isteyen, bunu idrak etmiş ve artık toplumdan biri olamama adındaki geri dönülmez yola girmiş insanlardır da aslında bu toplumu değişmiş olarak geleceğe taşıyanlar değil mi?

25 Ocak 2009 Pazar

...zamanlardı

Dünya'nın daha da kocaman olduğu zamanlardı.
Tanıdığım herkesin benden BÜYÜK olduğu zamanlar. Herşeyin yeni ve ilginç olduğu...
Her ân görüyor, işitiyor ve öğreniyordum.
İnsanlar vardı etrafımda, oyuncaklarım vardı, eşyalar, sokak...


Zordu hayatı tanımaya çalışmak.
Yanlışlar yapmak, düzeltmeye uğraşmak.


Sevginin yüreğime işlendiği zamanlardı;
paylaşmanın, bakışmanın, anlamanın, anlaşmanın...


Hikâyeler dinliyordum sevdiğim en güzel sesten,
o büyük dünya içinde daha büyük bir dünya keşfettim içimde,
hayal gücünün hayatı yenebileceğini hissettiğim zamanlardı.


Büyümeyi hissettiğim zamanlardı o zamanlar.
İçimdeki ve dışımdaki değişimle birlikte benliğimi farkına vardığım zamanlar.
Aynaya bakıp, gördüğümün "ben" olduğunu öğrendiğim, kendimi bilmeye başladığım zamanlar...


O zamanlar işte..

23 Ocak 2009 Cuma

koyun oldum ağladım ardı sıra

yaşarken...
Yaşadın mı, yoğunluğuna yaşayacaksın bir şeyi demiş şairin biri...
Sabah kalk diyor biri, pencereyi aç temiz havayı çek ciğerlerine diyor. Güne bir günaydın hayat, günaydın dünya diyerek başlamalı diyorlar. Gülümsemenizi esirgemeyin insanlardan diyorlar.
Bugün Pazar.
Bugün beni ilk defa güneşe çıkardılar.

Ve ben ömrümde ilk defa gökyüzünün
bu kadar benden uzak bu kadar mavi bu kadar geniş olduğuna şaşarak kımıldamadan durdum. Sonra saygıyla toprağa oturdum, dayadım sırtımı duvara.
Bu anda ne düşmek dalgalara, bu anda ne kavga, ne hürriyet, ne karım.
Toprak, güneş ve ben… Bahtiyarım…

demiş Nâzım Hikmet...
yaşamak; seçimler ve tercihler bütünü. Yaşarken hissedilenler ve düşünülenler bütünü.
Yaşam bir bütün, ânlardan oluşan bir bütün.
-------------------------------------------------------------------------------------------------
What is the Matrix!!

Komik bir cümle gibi duruyor ilk başta. Ama kendisine sunulan hayatı yaşamak zorunda kalanlar için hayat hiç de komik değildir sanırım. Bir kopuş, bir sıyrılma ve bir başkalaşma umuduyla yaşıyor insan, Godot'u bekliyor açıkcası. Oyunun sonunda Godot'u bekleyenler göreceklerdir Godot'un gelmediğini.
Nedir peki çaresi? Beklentiler ve hâyâller içinde sıkışmış bir yaşamda insan ne yapmalı değil mi, en büyük sorumuz ve cevabını verebilirsek en büyük cevabımız bu olacak!
Bilinçaltımıza kazınan ve bizi olduğumuz yerde kımıldamadan durduran bilinçdışı bir durağanlık sinmiş yaşamımıza. Delilikten korkup aptallığı seçenler dünyasında birbiri için
normal olanlar için mi dönüyor bu dünya? Öyle mi sanılıyor?
Normalin tanımının yapılmadığı, normaldışı olana gıpta edildiği ve aynı zamanda normaldışının normaller tarafından kınanıldığı -herşeyin birbirine karıştığı- koyun çağındayız artık.

Koyun Çağı

Şirketlerin dolayısıyla paranın hüküm sürdüğü ve yaşam amacının "daha çok şey satın almak" olduğu bir çağ bu. İhtiyaçların arttığı, kimsenin kimseye yetmediği bir çağ.
Bir yerlerde o eskiden kalma "ince duyarlılıklar"ın olduğunu genlerinden gelen bir his ile hissetseler de insanlar, bu dünyanın
artık bu şekilde dönmediği kanısıyla yine durdukları yerde oldukları gibi nefes almaya devam ediyorlar. Kendilerinden önceki enkazvari bir geçmişin altından çıkamadıkları gibi, hayatlarını bu yıkımın altında sürdürüyorlar.

12 Ocak 2009 Pazartesi

...sandalye...

"Aslında yazasım var" diye geçirdi içinden. Parmaklarıyla çevirdiği kalemin tutamadığı zamanlarda yazan kısmının kirlettiği sayfaya bakıp zihninde var olan onlarca düşünceyi toparlamaya çalıştı. Elinde kalemi zıplatmaya devam ediyordu ve sayfa da nokta nokta kirlenmeye.
Oturduğu sandalyenin ona rahatlık verdiğini varsayıp sandalyeye iyice kuruldu ve rahatlığını teyid etti. Bu büro sandalyelerini ilk ândan beri hep sevmişti. Önceleri pahalı bulmuştu ama gittiği yerlerde oturup bu sandalyede neler yazabileceğini hâyâl edince paraya kıyıp mavi bir büro sandalyesi almıştı.
Bu o sandalyeydi işte. Otobüse binerken utana sıkıla eve kadar taşıdığı; eve getirirken sokakta aslında taşımaktan çok sürmek istediği ama çocukça bir hareket yapıp onu görenler tarafından garipsenmekten çekindiği için zorakî taşıdığı sandalye. Eve getirir getirmez bir oyuncak almanın heyecanıyla hemen oturup 'dön dön' oynadığı; odadan odaya geri geri oturup sürdüğü, keyifli dakikalar geçirdiği sandalye.


"Aman" diye bağırdı içinden. İşte sorunu buydu. Bir sandalyeyi bile bu kadar çok düşünmesiydi. Belki de ona yazdıran da buydu. Ama yazamıyordu ki! Uzun zamandır bekliyor, düşünüyor, toparlıyordu. Zihninden o kadar çok satır yazardı ki. Hatta kendi yazdığı bu satırları kendi hallerine bırakıp okumaya başlardı. Ama bu ânı o kadar çok severdi ki kaleme sayfalara taşımaktansa yaşamayı tercih ederdi. Ve böylece bu yaşadığı ve ürettiği ânı kimseye anlatamazdı.

5 Ocak 2009 Pazartesi

Improvisation


Adı : KEŞKE
Kendisi : Bir Doğaçlama
Mekanı : Ev
Hayali : Vatana Millete hayırlı bir "doğaçlama" olmak
Varlığı : Tüm doğaçseverlere armağan

Herşey bu kadar zor mu??

Düşünceleri toplamak ve bu yazıyı yazmak.. Ne kadar zor. Bu ne bir isyan ne bir sitem. Sadece anlamaya çalışıyorum. Kimseyi kırmadan incitme...